Oğlum ve ailesini yanıma alıp yaşamalarına izin verdim. Şimdiyse kendi evimde eski gelinim başka bir adamla yaşarken, ben kiralık bir evde oturuyorum…
Son toplantıda müdür hiç sakınmadan konuştu: “Size iki tavsiyem var—ya iş bulun ya da mucizeye dua edin,” dedi. Elif, çantasını masanın yanına bırakırken içini çekti. “Her şeyi anlıyorum… ama şimdi nerede iş bulacağım?”
Ofise taş gibi bir yüzle girdi. İçi endişeyle doluydu. Şirketin durumu kötüydü—bu belliydi, ama yine de bir şekilde toparlayacaklarını ummuştu. Şimdiyse hüküm kesindi. İş, Elif için hava kadar gerekti: İki çocuk, nafaka yok, yaşlanan anne babası da ondan yardım bekliyordu.
CV’leri ardı ardına gönderiyor, tanıdıklarını arayıp duruyor, geceli gündüzlü iş ilanlarını tarıyordu. Bazen iş arkadaşlarıyla şakalaşıyorlardı: “Artık tek düşündüğümüz, nerede ek iş bulabiliriz.” Kimisi bir yere tutunmuştu, kimisi boşluğa düşmüştü.
“Sıkışırsan bizim markete gel,” dedi yan masadaki arkadaşı. “Maaş iyi, esnek mesai. Senin için araya girerim.”
Eskiden böyle teklifler Elif’in içini karartırdı. Şimdiyse en azından bir seçenekti. Küçük de olsa bir umut.
Düşünceleri bir hıçkırık kesti. Döndüğünde pencere kenarında Nermin Hanım’ı gördü—kırk yıllık muhasebeci, vakur, asla şikâyet etmeyen biri.
“Nermin Hanım, ne oldu?” diye atıldı Elif. “İşten çıkarılacak mısınız? Siz emeklisiniz zaten, en az endişelenmeniz gereken sizsiniz. Hemen çay koyayım, börekler de var. Konuşalım biraz.”
“Görünüşe göre emekliliği köprü altında geçireceğim,” dedi Nermin Hanım acı bir gülümsemeyle.
“Nasıl köprü altı? Sizin eviniz var, oğlunuz da ayrı yaşıyor…”
“Ev var, ama artık benim değil. Şimdi kiralık bir dairedeyim. Ayda beş bin lira—şanslı sayılırım.”
Meşhurluk Nermin Hanım’ın iki odalı evi varmış, yıllar önce oğluyla birlikte almışlar. Oğlu evlenince çifti yanına aldı, sonra işler karıştı. Gelin hamileydi, kayıt yaptırdılar, ardından çocuk. Kaynana dayandı, bağrışmalara, kavgalara katlandı, oğlu arkadaşlarına kaçtı. Her şeyi gelinin hormonlarına, ailenin “geçiş dönemi”ne yordular.
Bir yıl sonra—ikinci hamilelik.
“Dayanamadım. Taşındım,” dedi Nermin Hanım derin bir nefesle. “Bir oda tuttum. Geçici sanmıştım.”
Ama “geçici” yıllar sürdü. Yılbaşında hediyelerle gitti—kapıda borçlular listesi asılıydı. Onun evi için. Borç—yüz bin lirayı aşkın.
“Biz niye ödeyelir?” diye şaşırmış gelin. “Ev sizin, siz ödeyin!”
Oğlu sadece ellerini açtı. “Param yok,” dedi. Nermin Hanım biriktirdiği her kuruşu verdi, anlaşma imzaladı—borcu dört yılda kapatacaktı.
“Hiç şikâyet bile etmedim…” diye zorlukla konuştu, pencereye dönerek. “Sadece ara sıra arardım. Çocukları sorardım. O da ‘İyi’ derdi. Ta ki bir komşuya rastlayana kadar. Anlattı bana—oğlum boşanmış. Bir yıl olmuş. Şimdi evde gelin yeni erkek arkadaşıyla yaşıyor. Yine hamile.”
“Peki oğlun ne diyor?”
“O da dedi ki: ‘Benim yeni bir ailem var. Orada çocuklar var. Onları sokağa atamam.’ Tabi. Atamaz. Beni attı—hem de hiç düşünmeden.”
Şimdi Nermin Hanım, artık yaşamadığı evin aidatını ödüyor. Eski gelini ve yabancı bir adam rahatına bakarken, o ucuz bir kiralıkla iş arasında mekik dokuyor. Emekliliği—ilaçlara ve kiraya ancak yetiyor. Birikimi yok. Yardımı yok.
“Onun da gidecek yeri yok biliyorum… ama neden ben sokakta kalayım da o sevgilisiyle benim evimde otursun?” Sesinin titrediğini hissetti. “Neden oğlum benim yanımda durmadı?”
Elif dinledi ve ne diyeceğini bilemedi. Çünkü bir anne kendi evladının hayatında “fazlalık” olmuşsa, buna doğru cevap var mıydı?
“Peki… avukata danıştınız mı?” diye ihtiyatla sordu.
“Ne faydası var? O evde kayıtlı. Ya çocuklar? Mahkeme bir anneyi çocuklarıyla sokağa atar mı? Borç da bana ait. Suç değil ki. Her şey yasaya uygun.”
İşte bu cümlede tüm trajedi yatıyordu. Her şey “yasal”dı, ama vicada yer yoktu.
O gece Elif uyuyamadı. Gözünün önünden Nermin Hanım’ın bükülmüş bedeni ve şu sözleri gitmiyordu: “Keşke bir kez olsun insan gibi yaşayabilsem.”
Peki neredeydi o sınır? Aile nerede bitiyor, ihanet nerede başlıyordu? Bir oğul, annesinin sadece “her şeye katlanacak yaşlı bir kadın” olduğuna ne zaman karar veriyordu?
Belki de aramayı bıraktığımızda, sormadığımızda, ilgilenmediğimizde? Yoksa ebeveynlerin “her şey yolunda” olduğunu kendimize yutturduğumuz anlarda mı?
Şimdi Nermin Hanım sadece bir evin parasını ödemiyor. Güvenin, iyiliğin, yardım etme arzusunun bedelini ödüyor. Ve tek soru kalıyor:
Bir anne her şeyini verdiğinde ve elinde hiçbir şey kalmadığında, ne yapmalı?




