“Hayat ne çabuk geçmiş… Ve nasıl da fark etmeden kendi çocuklarımıza gereksiz hale geldik.”
Ayşe Hanım her zaman güçlü, toparlak, sakin sesli ve şefkatli gözleri olan bir kadındı. Üç çocuk doğurmuş, büyütmüş, evlendirmiş, kendi ayakları üzerinde durmalarını sağlamıştı. Şimdi bir köy evinin penceresinde oturmuş, sonbahar gökyüzüne bakarken eski mektupları, kartpostalları ve sararmış fotoğrafları karıştırıyordu. Yanında yün bir battaniye, dizlerinde ise en kıymetli şeyleri sakladığı bir kutu vardı: çocuklarının fotoğrafları, torunlarından gelen kartlar, ailesinden bahseden gazete kupürleri…
Büyük oğlu yurtdışında yaşıyordu. Askerden hemen sonra gitmişti, üzerinden yıllar geçmişti. Hiç ziyarete gelmemişti. Sadece ara sıra internetten fotoğraflar, nadir mektuplar, bazen de kuru kutlama mesajları… Ayşe Hanım kızmıyordu. Anlıyordu: hayat, iş, aile, telaş… Ama yüreği sızlıyordu. Çok sızlıyordu.
Ortanca kızı, Aylin, bir askerle evlenmişti. Sürekli şehir değiştiriyorlardı, nadiren arıyorlardı. Bazen geliyorlardı, ama çok kısa süreli. Kocası, Ahmet, damadına hep saygılı davranmış, kızının hayatını kurduğu için gurur duymuştu. Geldiklerinde Aylin’in gözlerindeki mutluluk parlardı. Ve belki de en önemlisi buydu.
Ama en çok da küçük kızı, Sevgi, için endişeleniyordu. Boşandıktan sonra şehre taşınmış, oğlunu büyükannesine bırakmıştı. Ayşe Hanım o zaman, “Sen daha genç ve güzelsin, hayatını kur. Torunu ben bakarım,” demişti. Kızı gitmiş, okumuş, bir iş bulmuştu. İki yıl sonra da oğlunu yanına almıştı.
Sevgi oğlunu almış geldiğinde, çocuk büyükannesinin eteğine yapışmış, bırakmak istemiyordu. Sessizce ağlıyordu, yalnızca ıslak yanakları vardı. Ayşe Hanım dişlerini sıkmış ve susmuştu. Karşı çıkmaya cesaret edememişti.
Üç yıl geçmişti. Yüreği günden güne kızaları ve torununa özlem duyuyordu. Bir gün dayanamadı:
“Ahmet, biraz Sevgi’yi görmeye gideceğim. Belki birkaç gün kalırım. İçimde bir huzursuzluk var.”
Kocası başını salladı. O da endişeleniyordu, ama kendisi de sonbaharın getirdiği yorgunlukla iyi hissetmiyordu. Sabahın erken saatlerinde onu oturma durağına götürdü, eline köy börekleriyle dolu bir file tutuşturdu ve alnından öptü.
“Kendine iyi bak, Ayşe. Ulaştığında haber ver.”
Yol uzundu, ama vardı. Omuzlarında hediyelerle dolu iki çanta, elinde turşu, reçel ve örgü çoraplarla dolu bir poşet… Kızına varmadan bir saat önce aradı. Sevgi kısa kesmişti:
“Anne, niye önceden haber vermedin? İşe gideceğim, oğlumu okuldan alacak, alışveriş… Burada şehir hayatı var, köy gibi değil!”
“Affet kızım,” dedi Ayşe Hanım sessizce. “Sürpriz yapmak istedim…”
Onu torunu karşıladı. Artık bir delikanlı olmuştu. Uzun boylu, geniş omuzlu. Dedeye benziyordu. Ama gözleri soğuktu. Mesafeli ve donuk.
“Merhaba, anne, dedi nazikçe, ama sıcaklık yoktu. İsteksizce sarıldı.
Ev tertemiz ve modern, ama ruhsuzdu. Sevgi çorba yaptı, tabaklara beş küçük köfte koydu. Ayşe Hanım bir tane yedi. İkincisine uzandığında durdu. Utanç hissetti. Eskiden bayananlarda çocukların doyasıya yemesi için koca tencereler dolusu yemek yapardı. Burada her şey hesaplıydı.
Akşam torunuyla eski videoları, okul fotoğraflarını izlediler. Saygılıydı, ama yabancı gibiydi. Sevgi ise sürekli geç geliyordu; ya işi vardı, ya “arkadaşlarla buluşacaktı,” ya da “ofiste iş yığılmıştı.”
Üç gün geçti. Ayşe Hanım kendini bir misafir gibi hissediyordu. Gereksiz. Fazlalık. Bir gün torununun kızına sorduğunu duydu:
“Anne, amca Ali ne zaman gelecek? Beni futbol maçına götüreceğini söylemişti.”
“Birazdan,” dedi Sevgi. “Anne gidince gelecek.”
Ve Ayşe Hanım her şeyi anladı. Sonuna kadar. Kalbinde bir acıyla.
Sessizce eşyalarını topladı. Üstünü giydi. Kapıya dikildi. Sevgi mutfaktan çıktı:
“Anne, nereye? Trenin yarın!”
“Erken gideceğim. Merak etme. Oğluna babanın selam söylediğini söyle. Endişelenmeyin, ben geldim, dönerim. Misafirliğiniz için sağ olun.”
Oturup durakcaya kadar sessiz kaldı. Trende pencere kenarında oturdu, geceyi izledi. Yanaklarında gözyaşları…
Hayat ne çabuk geçmişti… Ne çok emek vermişti, ama şimdi ne kadar da gereksiz hissettiriyordu. Onlar büyümüştü. Kendi hayatları vardı. Ve biz ebeveynler… kenarda kalmıştık.
Beklediği yerde Ahmet onu karşıladı. Sıkıca sarıldı, göğsüne bastırdı.
“Ayşe, neredeydin be! Yerimde duramadım. Zayıfladım bile.”
Gülümsedi. Gözleri doldu—ama bu kez mutluluktan.
“Eve gidelim, Ahmet. Eve… Orada hâlâ bekleyenler var…”




