Adım Ayşe. 37 yaşındayım, evliyim, bir annem ve 85 yaşındaki büyükannem, büyükannem Fatma var. Küçük bir Karadeniz kasabasında yaşıyoruz. Burası sert kışları ve sisli dağlarıyla bilinir. Büyükannem Fatma, yaşına rağmen kasabanın kenarında eski ahşap bir evde tek başına yaşamakta ısrar ediyor. Annem ona defalarca taşınıp birlikte yaşamayı teklif etti, ama büyükannem, “Evim kalemdir,” diyerek reddediyor. Son zamanlarda, yalnızlığı dayanılmaz hale geldi ve bizi sürekli gerginlik içinde tutmanın bir yolunu buldu.
Büyükannem neredeyse her gün annemle beni arayıp “çok kötüyüm” diyor. Telefondaki sesi titriyor, inliyor, “kalbim sıkışıyor” ya da “ayaklarım beni taşımıyor” diye yakınıyor. Annemle ben, bütün işlerimizi bırakıp endişeyle yola koyuluyoruz. Ama vardığımızda her seferinde aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Büyükannem, sanki sihirli bir değnek değmiş gibi ayağa kalkmış, ev işleriyle uğraşıyor, bize çay ve cevizli sucuk ikram ediyor, hatta şakalar yapıyor. Bizse şaşkın, yüreklerimiz küt küt atarak, gülmeli mi ağlamalı mı bilemiyoruz.
Annemle ben bu oyundan yorulduk. Her telefon, bir elektrik çarpması gibi, ama yine de gelmemezlik edemiyoruz. Ya bu sefer gerçekten kötüyse? Ya bir şey olursa ve biz gitmezsek? Bu düşünce içimizi kemiriyor. Büyükannemin çağrısını görmezden gelirsek ve başına bir şey gelirse, bunun vicdan azabıyla yaşayamayız.
Her şey bir yıl önce başladı. Annemle kar fırtınasında, sabahın dördünde, üzerimize palto bile almadan büyükannemin evine koştuğumuzu hatırlıyorum. Annem pijamasının üzerine eski bir hırka geçirmişti, ben de ev kıyafetlerimle çıkmıştım. Büyükannemi son anlarında bulacağımızı sanmıştık, ama bizi gülümseyerek karşıladı ve “Tansiyonum biraz oynadı,” dedi. Yarım saat sonra meşhur vişne reçelini çıkarıp bizi sofraya çağırıyordu. Şok olmuştuk ama o zaman bunu tesadüf sanmıştık.
Ne olduğunu anlamaya çalıştık. Büyükannemi hastaneye götürmeye ikna etmeye çalıştık, ama “O doktorların hepsi cebini doldurmak peşinde,” diyerek reddetti. Sonra eve doktor getirdik. Muayene etti, tansiyonunu ölçtü, kalbini dinledi ve şu sonucu verdi: “Yaşına göre çok sağlıklı. İhtiyacı olan şey biraz daha sohbet. Ona sık sık uğrarsanız bu aramalar kesilir.” Ama ne kadar yanılmıştı!
Zaten ona vakit ayırmaya çalışıyoruz. Annem benden biraz daha yakın oturuyor, ama işten sonra trafikte ve yorgunlukla her gün gitmek mümkün değil. Hafta sonları sırayla gidiyoruz; ya ben market alışverişi yapıp çay içmeye uğruyorum ya da annem temizlik için gidiyor. Bayramlarda hep birlikte gider, onu hediyeler ve çiçeklerle sevindiririz. Ama anlaşılan bu yetmiyor. Daha fazlasını istiyor: dikkatimizi, gerginliğimizi, vaktimizi.
Annem defalarca büyükanneme taşınmayı teklif etti. Ona evin en güzel odasını verecek, ilgiyle kuşatacaktı. Ama büyükannemin kararı değişmedi. “Size yük olmak istemem,” diyor, sonra yine bir gece yarısı arayıp hastayım diye ağlıyor. “Kendi evimde ölmek daha iyi.” Bu sözler bizi bıçak gibi kesiyor, ama ne yapabiliriz ki?
Büyükanneme onlarca kez “Gerçekten olmadıkça arama,” dedik. Her telefonun bizim için stres, korku ve uykusuz geceler demek olduğunu anlattık. Ama dinlemiyor. Ya da dinlemek istemiyor. Aramalar devam ediyor ve her seferinde annemle ben aynı ikilemde kalıyoruz: Gitmeli miyiz? Yoksa görmezden mi gelmeliyiz? Yanlış yapmaktan, gerçekten ihtiyacı olduğu bir anı kaçırmaktan korkuyoruz.
Bazen büyükannemin sadece yalnızlıktan sıkıldığını düşünüyorum. Sıcak bir sohbete, kahkahalara hasret. Belki de bu aramalar, bizi yanında tutmak için çaresiz bir çaba? Ama neden bu kadar acımasız bir yol seçti? Neden bizi sürekli bir korku içinde yaşatıyor? Çaresizim. Büyükannemi seviyoruz, ama bu sinir oyunları bizi tüketiyor. Yine de, her aradığında gideceğiz. Çünkü gitmezsek ve başına bir şey gelirse, bu vicdan azabı bizi ezer.




