Sen — Alice. Şu an itibariyle bir filmin içinde yaşıyorsun.
Elif, kızını akşamın alacakaranlığında İstanbul’un sokaklarında bir saatten fazla dolaştırdı. Birkaç dükkâna girdiler — alışveriş etmek için değil, sadece sıradan bir aile gibi hissetmek için. Sadece bir dondurma ve meyve suyu aldılar. Sonra apartmanın önündeki erguvan ağacının altındaki banka oturdular. Deniz bu gezintileri çok seviyordu ve eve dönmek istemiyordu — gökyüzünün altında, bir parça daha özgür hissettiğine inanıyordu.
Aniden, “SİNEMA” yazılı bir araba apartmanın önüne yanaştı. İçinden uzun boylu bir adam çıktı, avluya şöyle bir baktı ve gülümseyerek onlara doğru yürüdü. Deniz’in tam karşısında durdu:
“Deniz sen misin?”
“Evet…” diye kekeledi kız, şaşkınlıkla.
“Sana geldim.”
“Bana mı?” diye tekrarladı ve kalbi hızlandı.
“Filmde oynamak ister misin?”
Deniz önce annesine, sonra yabancı adama baktı ve sesinde kırgınlık vardı:
“Neden böyle şeyler söylüyorsunuz?”
“Şaka yapmıyorum. Adım Emre, ben bir yönetmenim. Başrolü arıyoruz. Sen tam aradığımız kişisin.”
Elif ilk başta inanmadı ama kızının gözlerindeki o parıltıyı, yüzüne yayılan gerçek umudu görünce sadece başını salladı:
“Eğer dalga geçmiyorsanız, deneyelim.”
Böylece film setine gittiler. Deniz’i setin ortasına, parlak ışıkların altına, kameraların önüne götürdüler. Birden yakışıklı, büyüleyici bir genç belirdi, sanki bir film yıldızı gibi gülümsüyordu:
“Merhaba. Ben Kerem. Filmde senin partnerinim. Sen ise Alice’sin.”
Deniz cevap veremedi. Bunun gerçek olduğuna inanamıyordu. Bir aktris değildi — sadece tekerlekli sandalyede oturan bir kızdı. Ama birileri onu bir hikâyenin parçası yapmak istemişti.
Çekimler başladı. Ona öğrettiler, anlattılar, yönlendirdiler. Önce aile sahneleri çekildi, sonra Kerem’le olan sahneler. Sahneler, replikler, ama en önemlisi — Deniz oynamıyordu. Yaşıyordu. Senaryoda terk edildiğinde ağlıyor, kahraman şaka yaptığında gülüyordu. Kerem onu kollarına alıp gözlerinin içine baktığında, kalbi deli gibi çarpıyordu. Bu sadece bir film değildi. Bu, onun hayatının ta kendisiydi, sadece kameranın önünde…
Yönetmen Emre ona hayrandı. “Sen gerçeksin,” dedi. “Benim Alice’imsin. Oynamıyorsun, bunu yaşıyorsun.”
Deniz bir çiçek gibi açıldı. Her gün anlam doluydu. İlk öpüşme — sahnede gerçekleşti, ama onun için gerçekti. Zor sahnelerde dublör kullanıldığında bile — suya atlamalar, kucak sahneleri — Deniz kızmadı. Çünkü ekranda ruhu vardı.
Haftalar geçti. Çekimler bitti. Herkes dağıldı. Deniz yine o erguvan ağacının altındaydı. Ama artık jenerikte bir ismi vardı. Bir deneyim. Ve hislerle dolu bir kalp.
Elif gururla konuştu:
“Hayal et, iki ayda neredeyse yarım milyon lira kazandın. İstediğin her şeyi alabiliriz.”
“Ben prenses değilim, anne…” diye hüzünle baktı bacaklarına Deniz.
“Ama öyleydin. Ve yine olacaksın.”
Birden, yine bir araba sesi. Bir taksi. İçinden Kerem çıktı. Bir buket çiçekle. Gerçek bir hediye. Kameralar yoktu. Senaryo yoktu.
“Bu benim için mi?” diye fısıldadı.
“Senin için, Deniz. Seninle olmak istiyorum. Gerçekten. Filmin dışında.”
…Ve bir doktorun muayenehanesinde Emre, iki kadeh şarap doldurdu ve dedi ki:
“Deniz için sağol. O sadece filmi değil, beni de değiştirdi.”
“Yardımcı olduğuma sevindim,” diye gülümsedi doktor. “Neden geldin?”
“Dizinin ikinci sezonunda Alice’in tekerlekli sandalyeden kalkması gerekiyor.”
“Ne kadar zamanımız var?”
“İki yıl.”
“Yaparız.”
Ve o an, kader yeni bir senaryo yazıyordu — kağıt üzerinde değil, Deniz’in hayatında. Artık sadece tekerlekli sandalyedeki bir kız değildi. Kendi filminin başrolüydü.




