Bahçedeki Hazine: Aile Dramı

Bahçedeki Hazine: Bir Aile Hikâyesi

Gülten Hanım evin temizliğini bitirmiş, sofrayı kurma vakti gelmişti. Dün pişirdiği mis gibi sebze çorbasının kokusu bütün evi sarmıştı. Tam bir kâse dolduracaktı ki, dışarıdan yükselen bir çığlık duydu. Eli titredi, neredeyse kepçeyi düşürüyordu. Kalbi yerinden çıkacak gibi attı.

“Büyükanne! Büyükbaba! Çabuk gelin, bir şey buldum!” diye bağırıyordu torunları Emir.

Gülten Hanım ile eşi Orhan Bey hemen bahçeye koştular.
“Büyükbaba, bak!” dedi Emir, ellerinde bir şey tutuyor, gözleri ışıl ışıl parlıyordu.
Fakat Gülten Hanım’ın dikkatini başka bir şey çekti.
“Emir, sen ne zaman bütün bu sebze yataklarını belledin?” dedi şaşkınlıkla.
“Ben yaptım,” dedi Emir gururla. “Ama bakın ne buldum!”
Orhan Bey torununun elindekine baktı ve donup kaldı.

O sabah Gülten Hanım kızıyla telefon görüşmesi yapmıştı. Telefonu kapattıktan sonra eşine seslendi:
“Orhan, torunu bize getiriyorlar!”

Orhan Bey bilgisayarında oynadığı solitaire oyunundan başını kaldırdı:
“Hangi torunu?”

Üç torunları vardı. En büyükleri Alper artık yirmi yaşındaydı, teknik okulu bitirmişti. Torunları Ece ise yeni mezun olmuş, psikoloji fakültesine hazırlanıyordu. Ailesi onunla gurur duyuyordu; çalışkandı, hedefi belliydi. Kesinlikle bize gelmezdi.

“Orhan, hangisi olacak, anlamıyor musun?” diye çıkıştı Gülten Hanım. “Bizim hangi torun tembel ve işe yaramaz? Büyükleri doğru yetiştirdik, gücümüz varken. Ama en küçüğümüz Emir—tam bir haylaz! Beşinci sınıfı üç zayıfla bitirdi, ayıp! Sen de hep oyun oynuyorsun, işte böyle dede oldun!”

“Ne yapabilirim ki? Herkes kendi kaderinin demircisidir!” diye homurdandı Orhan Bey, her zamanki sözünü tekrarlayarak.
“Doğru ama tam değil. Gelsin de görelim, nasıl bir demirciymiş!” dedi Gülten Hanım kararlılıkla.
“Tabii, sen kabul ettin ya,” diye söylendi dede. “Şımarık bir çocuk, hiç söz dinlemiyor. En küçük olduğu için her istediği yapılmış. Burada ne yapacak? Telefonuna mı bakacak, sen de ona yemek mi pişireceksin? Bu yaştakilerin iştahı nasıl olur biliyor musun?”

Orhan Bey belli belirsiz bir pişmanlıkla bilgisayarı kapattı.
“Gidip senin sebze yataklarını belleyeyim bari!”
“Ah, bir de sebze yatakları!” diye güldü Gülten Hanım. “Üç metrekare yeri ekip biçiyoruz. Hem neden benim yataklarım? Torun ikimizin, yük de ikimizin!”
“Hiçbir şeyi unutmadım!” dedi Orhan Bey suratını asarak. “Sen unutmuşsun, onun yaşındayken nasıl biri olduğunu. Ailesi bile baş edemiyor, biz mi halledeceğiz?”
“Telefonunu da almışlar bu arada,” diye ekledi Gülten Hanım.
“İşte bu tam bir felaket!” diye söylendi dede ve bahçeye çıktı.

Gülten Hanım yemeği hazırlamaya başladı. Tam o sırada kapı gürültüyle açıldı—eşi geri dönmüştü.
“Bu kadar erken neden geldin?” diye şaşırdı, doğradığı sebzeleri kaynayan tavuk suyuna attı.
“Yağmur bastırdı, Gülten! Pencereye bir bak!” dedi Orhan Bey, sırtı ağrıdığı için yağmur altında kazmaktan kurtulduğuna sevinerek. “Hepsini marketten alırız.”
“Annen ne derdi: ‘Tembelin yağmuru kısmetidir,'” diye gülümsedi Gülten Hanım.
“Kim tembel?” diye çıkıştı Orhan Bey. “Beni mi tembel ilan ettin? Sahi, Gülten, sen insanı şaşırtıyorsun!”
“Hadi git artık, mızmızlanma! Depodan yorgan ve yastık getir, torun gelecek!”

“Emir, anne babasının yanında kalsaydı,” diye homurdandı Orhan Bey akşam boyunca. “Emeklilik huzurumuz kalmadı, bize yaşlılıkta sınav çıkardılar!”

Ertesi sabah İzmir’deki evlerinin önüne bir araba yanaştı. İçinden asık suratlı, huysuz görünüşlü Emir indi. Tabii büyükannesiyle büyükbabasına gülümsedi ama hemen suratını astı:
“Ben burada ne yapacağım?”

“İşte, burada yapacak bir şey yok, ben de aynı fikirdeyim,” diye mırıldandı Orhan Bey kendi kendine.

Ama Emir duydu:
“Büyükbaba, benim geldiğime sevinmedin mi?”
“Ne için sevineyim? Yüzün ekşi, işe yarar bir tarafın yok, sadece baş belasısın!”
“Anne, büyükbabanın dediklerini duydun mu?” diye döndü Emir, ama annesi Selma onu durdurdu:
“Baba, anne, aldırmayın, sürekli söylenir, yaşından dolayı. Tamam, ben gidiyorum, Emir’i sonra alırım, o zaman sohbet ederiz. Anne, telefonu burada, çok sıkışırsan verirsin. Üzülme ama, ona her şeyi defalarca anlatmak gerekiyor. Bu nesil çok tuhaf,” diye fısıldadı ve gitti.

“Kimse bizi önemsemiyor!” diye söylendi Orhan Bey. “Çocuğu bize atıp kaçtı.”
“Hep böyleler, hiç zamanları yok,” diye iç çekti Emir, sırt çantasını omuzladı ve içeri yürüdü.

“Orhan, belki bugün sebze yataklarını bellersin?” diye rica etti Gülten Hanım. “Yoksa hiçbir şey ekemeyeceğiz.”
“Gülten, bırak artık şu yatakları! Sırtım ağrıyor, yatağa düşmemi mi istiyorsun?

Rate article
Lifequest
Bahçedeki Hazine: Aile Dramı