Kendi İyiliği Yüzünden Yok Olan Besleyici

Kerem eve yorgun argın döndü, her zamanki gibi. Mutfak kapısını itti ve donup kaldı: annesi gözlerinden yaşlar akıyordu.

“Anne, ne oldu? Neden ağlıyorsun?” diye telaşlandı.

Cevap yoktu. Sadece sessizlik ve yere dikilmiş gözler.

Köşeden babaannesi çıktı.

“Beni dinleseydin Leyla, dinleseydin!” diye çıkıştı kızına.

O gece Kerem on dört yaşındaydı ve birden büyüdü. Babası gitmişti—öbür kadına, “havalı ve eğlenceli” olana. Üç kişiyi ardında bırakarak: Leyla’yı, Kerem’i ve küçük Elif’i. Ne para ne nafaka, sadece kapı eşiğinde bir gölge.

Babaannesi ertesi gün taşındı yanlarına ve hayatlarını yönetmeye başladı. Anne ağlıyor, babaanne söyleniyor, Kerem ise araya girmemeye çalışıyordu. Şunu anlamıştı: çocukluk, kendine izin veremeyeceği bir lükstü.

Önce fırında çalıştı—Teyze Ayşe, yetişkin gözleri olan o sıska çocuğa acımıştı. Sıcak çay, poğaça ve biraz harçlık verdi. Kerem’in çocukluktan hayata sığınma yolculuğu böyle başladı.

Okudu, çalıştı, ek iş yaptı. Askerliğe alınmadı—Ayşe Teyze’nin bağlantıları sayesinde. Neredeyse aileden biri olmuştu: şımartmıyor, acımıyor, saygı duyuyordu. Gücüne, dürüstlüğüne, sessiz sabrına.

Yirmi dört yaşına geldiğinde Kerem artık bir erkek olmuştu. Gerçekten. Elif büyümüştü—Kerem ona hem abi hem de baba olmuştu. Eskiden bağırıp çağıran babaannesi, şimdi ona tabağın en iyi lokmalarını ayırıyordu.

Aşkı buldu. Evlendi. Konut kredisi aldı. Eşine araba aldı. Kız kardeşine destek oldu. Annesi ve babaannesini yanına aldı—başka türlüsü olur muydu? O artık “evin erkeği”ydi.

Çocuklar geldi. Biri, sonra diğeri. Evi evliya yuvasına döndü. Kerem çalıştı. Hafta sonu demeden, dinlenmeden. Para yetmedi—fazla mesaiye kaldı. Yazın ailesini güneye gönderdi. Annesini kaplıcaya. Kız kardeşine düğün parası. Yeğenlerine kıyafet. Kerem tükenmişti.

Babaannesi öldüğünde ağlamaya bile vakti olmamıştı. Annesini doktora götürmesi gerekiyordu. Eşi surat asıyordu. Ama Kerem çekti. Hepsinin yükünü. Hiç şikayet etmeden.

Sonra bir gün… Kendine bir gitar aldı. Çocukluk hayaliydı. Eve geldi. Eşi burun kıvırdı:

“Boş iş. Neden aldın bunu?”

Oğlu para istedi. Gezi için. Kerem sordu:

“Kaç yaşındasın sen?”

“Yirmi bir.”

“O zaman belki kendin çalışıp kazanma vakti geldi?”

“Ama ben öğrenciyim!”

“Ben de öyleydim. On dört yaşımdan beri çalışıyorum!”

Kapı çarpıldı. Kerem gitti. Bir gece için ev kiraladı. İzin dilekçesi yazdı. Yattı ve… hayatında ilk kez gerçekten uyudu.

Kararlıydı—artık kendisi için yaşayacaktı. Biraz olsun. Deneyecek en azından.

Danıştı:

“Tatile çıkalım mı? Nereye istersen. İster Ağrı Dağı’na, ister İzlanda’ya.”

“Niye?”

“Sadece yaşamak için. Birlikte. Normal insanlar gibi.”

“Olmaz. Vaktim yok.”

“O zaman hoşça kal.”

Evde curcuna koptu tabii. “Kerem alçak”, “terk etti”, “ona hayatımı adadım.” Arkadaşları kafa salladı. “Nasıl yaparsın Kerem…”

Peki ya Kerem? O şimdi Ağrı Dağı’nın zirvesinde durmuş, derin nefes alıyordu. İlk kez gerçekten. Belki de gerçekten alçaktı. Ya da belki… sadece kendisi için yaşamaya cesaret etmiş bir adamdı.

Rate article
Lifequest
Kendi İyiliği Yüzünden Yok Olan Besleyici