O gün hastaneye giderken Alp’in kalbi heyecandan yerinden çıkacak gibiydi. “Hoş geldin eve” yazan balonları sıkıca tutuyor, arka koltukta ise minik kızlarını sarmalayıp arabaya taşımak için yumuşacık bir battaniye hazır bekliyordu. Eşi Ayşe, tüm hamileliği boyunca büyük bir sabırla mücadele etmişti ve şimdi, aylarca süren bekleyişin ardından nihayet dördüncü olarak yeni hayatlarına başlamanın zamanı gelmişti.
Ama her şey bir anda yıkıldı.
Pansumana girdiğinde iki yeni doğmuş kızını bir hemşirenin nazikçe salladığını gördü. Ayşe yoktu. Ne çantası, ne telefonu… Sadece komodinin üzerinde bırakılmış bir not duruyordu:
“Affet. Onlara iyi bak. Annene sor, bana bunu niye yaptığını.”
Alp’in dünyası bir anda altüst olmuştu. Otomatik bir hareketle kızlarını kucağına aldı—minicik, savunmasız, süt ve tanıdık bir şeyin kokusuyla dolu. Ne yapacağını bilemiyor, içinden çığlık atarken donup kalıyordu.
Ayşe gitmişti.
Hastane personeline koşup açıklama istedi. Omuz silktiler—kendi isteğiyle çıkmıştı, sabah erkenden, kocasıyla anlaştığını söylemişti. Kimse bir şeyden şüphelenmemişti.
Alp, kızlarını evlerine, yepyeni odalarına götürdü. Vanilya ve temiz çarşafların kokusu her yeri sarmıştı ama acısı hafiflemiyordu.
Kapıda onu annesi, Güler Hanım, elinde tepsiyle gülümseyerek karşıladı.
“İşte torunlarım geldi!” diye sevinçle bağırdı. “Ayşe nasıl?”
Alp, notu uzattı. Annesinin yüzü bembeyaz kesildi.
“Ne yaptın sen?” diye boğuk bir sesle sordu.
Annesi savunmaya geçti. Bir şey yoktu, sadece konuşmak istemişti, ona “iyi bir eş olması” gerektiğini söylemişti. Ne var bunda ki? O sadece “oğlunu kötülüklerden korumak” istemişti.
Alp, aynı akşam annesini kapı dışarı etti. Bağırmadı. Sadece kızlarına baktı ve aklını yitirmemeye çalıştı.
Geceleri kızlarını sallarken, Ayşe’nin annelik hayallerini, isim seçerkenki heyecanını—Zeynep ve Elif—ve uyuduğunu sanıp karnını okşadığı o anları hatırlıyordu.
Dolabını karıştırırken bir not daha buldu—bir mektup. Onun yazdığı, annesine hitaben…
“Beni asla kabul etmeyeceksiniz. Sizin için ‘yeterli’ olmak adına ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Yok olmamı istiyorsanız, yok olurum. Ama oğlunuz bilsin ki, gidişimin sebebi sizsiniz. Kendime olan güvenimi çaldınız. Artık dayanamıyorum…”
Alp, mektubu defalarca okudu. Sonra çocuk odasına girdi, karyolanın kenarına çöktü ve sessizce, çaresizlikten ağladı.
Aramalara başladı. Tanıdıkları devreye soktu, Ayşe’nin tüm arkadaşlarını aradı. Aldığı tek yanıt şuydu: “Evinizde hep yabancı gibi hissediyordu.” “Annemi ondan çok sevdiğimi düşünüyormuş.” “Yalnız kalmaktan korkuyordu—ama asıl korkusu, yanında olup yine de yalnız hissetmekti.”
Aylar geçti. Alp, babalığı öğreniyordu. Bez değiştiriyor, mama hazırlıyor, bazen elinde biberonla uyuyakalıyordu. Ve tüm bu süre boyunca bekledi.
Ta ki, kızlarının ilk doğum gününde kapı çalana kadar.
Eşikte Ayşe duruyordu. Aynı Ayşe. Dinlenmiş, biraz zayıflamış, ama gözlerindeki acı ve pişmanlık değişmemişti. Elinde minik bir oyuncak paketi vardı.
“Affet beni…” diye fısıldadı.
Alp bir şey söylemedi. Sadece ileri atıldı ve onu sıkıca sardı. Kırgın bir kezAlp, Ayşe’yi öyle sıkı tuttu ki, geçmişin yaralarını saracaklarına ve bu kez birlikte daha güçlü olacaklarına dair söz vermiş gibiydi.




