Adım Ayşe, yirmi dokuz yaşındayım. Altı yıldır Emre ile evliyiz, dört yaşında harika bir kızımız var, Elif. Tipik genç bir ailenin hayatını yaşıyoruz: ikimiz de çalışıyoruz, konut kredisi ödüyoruz, masrafları hesaplıyoruz, bir şekilde her şeye yetişmeye çalışıyoruz. Son zamanlarda uzaktan çalışıyorum, bu da kızımla daha fazla vakit geçirmemi sağlıyor. Bu konuda annem bana çok yardımcı oluyor.
Annem, torununa bayılıyor. Onu alıp yazlığına götürüyor, onunla parka çıkıyor, oyunlar oynuyor. Bizim için büyük bir destek. Elif de büyükannesinin yanında olmayı çok seviyor—orada salıncakları, bahçesi, kum havuzu var. Ama her yardımın bir de diğer yüzü var.
Annem hareketli bir insan. Emekli ama boş durmayı sevmiyor. Sürekli bir şeyler planlıyor, projeler yapıyor. Bu yıl, mesela, yazlıkta bir kameriye inşa etmeye karar verdi. Bizimle konuşmadan, malzemeleri sipariş etti ve sonra bana şunu söyledi:
“Ayşe, Emre’ye söyle, gelsin, malzemeleri indirmeme yardım etsin. Tek başıma yapamam.”
Sessizce başımı salladım, ama Emre’nin ettiği cevabı çok iyi biliyordum. İki yıldır aynıydı:
“Bu senin annenin yazlığı, Ayşe. Kendisi uğraşsın. Ben oraya gitmeyeceğim. Haftada bir gün izinim var, o gün de kanepede uzanıp dinlenmek istiyorum. Kimseye yardım etmek zorunda değilim. Bu kadar!”
Emre’yi anlıyorum. Gerçekten çok çalışıyor. Bazen hafta sonları bile dizüstü bilgisayarının başında acil işleri hallediyor. Paraya ihtiyacımız var. Kredi ödüyoruz, çocuk büyüyor. Ama diğer yandan… bu benim annem. Bize defalarca yardım etti. Elif’i her hafta alıyor. Kendisi için hiçbir şey talep etmiyor, hayatımıza karışmıyor. Ve şimdi… basit bir istek: kameriye için malzemeleri indirmek. Ama Emre “hayır” dedi.
Sonunda malzemeler cuma sabahı geldi. Annem panik içinde aradı—yardım edecek kimsesi yoktu. Her şeyi bıraktım, Elif’i arabaya bindirip yola çıktım. Annemle birlikte taşıdıklarımızı indirdik: tahtalar, çimento, kirişler. Bunun ne kadar zor olduğunu anlatmıyorum bile. Annem sonra doğrulamadı bile. Ama onu en çok yaralayan şey, damadının hiç yardım etmeye çalışmaması oldu.
“Ayşe, bu adam erkek mi? Bu nasıl bir şey? Çatı mı yenile dedim? Birkaç saatlik iş!” diye öfkelendi, ellerindeki tozu silkeliyordu.
Ben de orada öylece durdum, sessizce dinledim. Utandım. Annemin önünde. Kendimden. Kızımın önünde—o olanları izliyordu, büyükannesinin neden kızgın olduğunu, annesinin neden üzgün olduğunu anlamıyordu.
Eve döndüğümde, buz gibi bir sessizlik vardı. Konuşmaya çalıştım, bunun kapris değil, saçmalık değil, bize hep yardım eden bir annenin basit bir isteği olduğunu anlatmaya çalıştım. Ama Emre elinin tersiyle savurdu:
“Beni hiç dinliyor musun sen? Ben her şeyi tek başıma sırtlıyorum! Ona yardım etmek zorunda değilim! Bu onun yazlığı, onun işi, onun sorunu!”
Ne yapacağımı bilemiyorum. Gerçekten iki ateşin arasında kaldım. Bir yanda hep yanımızda olan, bize içtenlikle yardım eden, bakan gözeten bir anne. Diğer yanda yorgun, gergin, bir şey yapmak zorunda olmadığını düşünen bir koca. Ve içim parçalanıyor—çünkü ikisi de haklı.
Emre’yi seviyorum. Anneme minnettarım. Ama anlamıyorum: ailem neden onlar için bir savaş alanına dönüştü? Neden sürekli açıklama yapmak zorundayım? Basit bir yardım isteği neden bir kavgaVe şimdi, iki sevdiğim insan arasında sıkışıp kalmışken, tek istediğim, bu gerginliğini bir rüya gibi geçip gitmesi ve hepimizin barış içinde yaşayabileceği bir çözüm bulmaktı.




