Gelinim bana artık onları sık sık ziyaret etmemem gerektiğini söyledi. Gitmeyi bıraktım… Ama bir gün telefon açıp yardım istedi.
Oğlum evlendikten sonra, onların evine sık sık gitmeye özen gösterdim. Boş elle gitmezdim—her zaman lezzetli yemekler yapar, tatlılar götürür, börekler pişirirdim. Gelinim yaptığım yemekleri över, hevesle ilk o tadardı. Aramızda sıcak, samimi bir ilişki olduğunu düşünürdüm. Faydalı olabildiğime, yakınlarında bulunabildiğime içten içe sevinirdim. En önemlisi, yabancı biri olarak değil, bir aile ferdi olarak kabul edildiğimi hissediyordum.
Ancak bir gün her şey değişti. Eve uğradığımda sadece o vardı. Her zamanki gibi birer çay içtik. Ama gözlerinde bir gariplik vardı—sanki bir şey söylemek istiyor ama cesaret edemiyordu. Konuşma nihayet başladığında, kalbime bir bıçak saplanmış gibi oldu.
—”Belki de daha seyrek gelseniz daha iyi olur… Bırakın Kerem sizi tek başına ziyaret etsin,” dedi, gözlerini kaçırarak.
Beklemiyordum. Sesinde bir soğukluk, gözlerinde ise… sinir mi vardı? Bilmiyorum. O günden sonra gitmemeyi seçtim. Sessizce hayatlarından çekildim, rahatsız etmemek için. Oğlum artık tek başına gelmeye başladı. Gelinim bir daha asla evimize adım atmadı.
Hiçbir şey söylemedim. Kimseye şikâyet etmedim. Ama içimde derin bir kırgınlık büyüdü. Suçum neydi? Sadece yardım etmek istemiştim… Hep ailenin huzuru için çabalayan biriydim. Şimdi ise varlığım birine yük olmuştu. İstenmediğini hissetmek acı veriyordu.
Zaman geçti. Bir çocukları oldu—uzun zamandır beklediğimiz torunumuz. Kocamla ben sevinçten uçuyorduk. Yine de fazla müdahale etmemeye çalıştık: sadece davet edildiğimizde gittik, bebeği gezdirmeye alıp annesini yormamaya özen gösterdik. Misafir gibi değil, aile gibi hissetmemiz gerektiğini biliyorduk.
Sonra, bir gün telefon çaldı. Gelinim. Sessiz, resmi bir tonla konuştu:
—”Bugün çocuğa evimizde bakabilir misiniz? Acilen dışarı çıkmam gerekiyor.”
Rica etmedi, doğrudan söyledi. Sanki bu ihtiyacı biz dilemişiz gibi… Oysa daha dün bana “gelme” demişti.
Uzun uzun düşündüm. Gururum “hayır” dememi söylüyordu. Ama aklım fısıldadı: bu bir şans. Onun için değil, torunum için. Kerem için. Ailenin huzuru için. Yine de farklı cevap verdim:
—”Bize getirin daha iyi. Zaten gereksiz yere eve gelmememi istemiştiniz. Sizin alanınıza girmek istemem.”
Gelinim sustu. Ancak birkaç saniye sonra kabul etti. Çocuğu getirdi. O gün bizim evde sanki bayram vardı. Oynadık, güldük, gezdik—zaman su gibi aktı. Nine ve dede olmak ne büyük mutluluk! Yine de içimde bir burukluk kaldı. Artık nasıl davranmam gerektiğini bilemiyordum.
Aynı mesafeyi mi korumalıydım? Onun adım atmasını mı beklemeliydim? Yoksa daha bilge olup kırgınlıkları bir kenara mı bırakmalıydım? Torunum için çok şeye razıydım. Acı sözleri unutup affetmeye hazırdım. İlişkileri düzeltmek için bir şans daha vermek istiyordum.
Peki ya onlara gerçekten gerekli miydim? Ona gerekli miydim?
Anlayabilecek miydi bilmiyorum… Yılların emekle kurduğunu bir anda yıkmanın ne kadar kolay olduğunu. Ve sonra o parçaları tekrar bir araya getirmenin ne kadar zor olduğunu…




