**Günlük, 12 Ekim**
Daniyal’la, ortak bir arkadaşımızın doğum günü partisinde tanışmıştık. Göz alıcı, samimi, içinden ışık saçan biriydi. İlk gerçek aşkımdı benim. Ondan önce hiç ilişkim olmamıştı; küçük bir kasabada büyümüştüm, katı kurallar, dersler hep ön plandaydı. Ailem erkek arkadaş düşünmeme bile izin vermezdi. İlişkileri olan arkadaşlarımı kıskanırdım ama yine de yoluma devam ettim: önce üniversite, sonra belki bir aile…
Ama Daniyal her şeyi altüst etti. Çabucak yakınlaştık; tüm hayatım boyunca onu beklemişim gibi hissettim. Onun yanında açılıp serpildim, o da mutlu görünüyordu. Hatta katı kurallarıyla bilinen ailem bile onayladı evliliğimizi. Kısa süre sonra mütevazı bir düğün yaptık. Bir yıl geçmeden ikizlerimiz oldu – İlyas ve Murat. Mutluluğumuzun yanı sıra, bu bir sınavdı da. İkizlerle başa çıkmaya hazır değildim ama Daniyal yanımdaydı; baba olmayı öğreniyor, birlikte çocukları yıkıyor, besliyor, gece nöbetleşe kalkıyorduk. Anlayışlıydı, çabalıyordu. Şanslı olduğumuza inanıyordum.
Ta ki çocuklar büyüyene kadar. Sonra yavaş yavaş yabancılaştı. Eve geç geliyor, yorgun ve asabi dönüyordu. Şüphelenmeye başladım – acaba aldatıyor mu? Cevap kendiliğinden geldi: bir gün duşta iken telefonuna bir kadın aradı. Adının Lara olduğunu söyledi ve bir yıldır benim kocamla görüştüğünü itiraf etti. Dünyam başıma yıkıldı. Sonra Sibel çıktı. Ardından Derya. Sonra Gizem ve Özge… Affettim. Çocuklarım için. Ailemiz için.
Boşanırsak, çocukların sağlıklı bir aile modeli göremeyeceği korkusuyla katlandım. Göz yumdum. Kalbimdeki ihanet izlerini silmeye çalıştım. Ama oğullarım büyüyüp evden ayrılınca, gerçek ortaya çıktı: Daniyal’la aramızda hiçbir şey kalmamıştı. Komşu gibiydik artık. Ne sevgi, ne saygı… Boşandık. O gitti. Ben kaldım. Sessizliğe alışmaya, yalnızlığı kabullenmeye çalıştım. Boşluğu arkadaşlarla, hobilerle, kitaplarla doldurmaya uğraştım. Şikayetsiz, sitem etmeden yaşadım.
On iki yıl geçti. Bir sonbahar akşamı kapı çaldı. Karşımda o vardı. Daniyal. Saçları ağarmış, beli bükülmüş, yabancı biri. İçeri girmek istedi. Konuşmamız gerektiğini söyledi. Çay eşliğinde itiraf etti: mutluluğu hiç bulamamış. Kadınlar gelip geçmiş, işler tutunamamış, sağlığı bozulmuş. Elinde avucunda bir şey kalmamış. Yapayalnızdı. Ve şimdi affedilmek, yeni bir başlangıç istiyordu.
Ben ise oturmuş, ne diyeceğimi bilemiyorum. On iki yıl – bir haber, bir telefon, doğum gününde bir kart bile yok. Şimdi ise af, şans, yeni bir hayat mı? İçim kanıyor. Ama kalbim hızlı hızlı atıyor – çünkü hâlâ bir şeyler hissediyorum ona karşı. Başka hiç kimseyi bu kadar sevemedim. Kimseyi hayatıma sokmadım. O, çocuklarımın babası. Yabancı değil. Ama eskisi gibi de değil.
Cevap vermedim. Oturuyorum, düşünüyorum. İçimde affetme gücünü arıyorum… Ya da onu tamamen bırakacak cesareti.




