Artık dayanamıyorum. Yaşlı annemi nereye bırakabilirim?
Ne kadar daha dayanabilirim bilmiyorum. Başlarda her şeyi göğüsleyebileceğimi sanıyordum. Bunun geçici bir zorluk olduğunu, sevgi ve sabrın her şeyin üstesinden geleceğini düşünüyordum. Ama şimdi sınırdayım. Duygusal olarak, fiziksel olarak, ahlaki olarak. Belki bazıları bu sözlerim için beni yargılayacak. Bazıları ise anlayacak, çünkü aynı yoldan geçtiler. Hikayemi anlatmak istiyorum—kendimi savunmak için değil, sadece içimi dökmek için.
Adım Aylin, ailenin ikinci çocuğuyum. Benden üç yaş büyük bir abim var. Annem bizi olgun yaşta dünyaya getirdi: abim kırk iki yaşındayken, ben kırk beşinde. Uzun süre çocuk sahibi olamadılar ve nihayet olduğunda, annem bizi bir mucize olarak gördü. Biz onun hayatının anlamıydık. Diğer annelerle arasındaki yaş farkına rağmen, bize her şeyi vermek için çabaladı—şefkat, sıcaklık, eğitim.
On yedi yaşındayken babamı kaybettik. Abim ve ben için bu büyük bir yıkımdı, ama annem için dünyanın sonuydu. Kendine gelmekte zorlandı ve ben de elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. Abim okumak için başka şehre gitti, sonra Amerika’ya yerleşti—orada çalışıyor, kariyer yapıyor, aile kuruyor. Biz ikimiz kaldık. Ben… ve annem.
O günden bu yana çok zaman geçti. Şimdi annem yetmiş sekiz yaşında ve hâlâ yanındayım. Ama artık sadece bir anne değil. Sürekli bakıma muhtaç bir insan. Neredeyse yirmi dört saat ilgi istiyor. Ve ben artık dayanamıyorum.
Annem basit şeyleri unutuyor. Ütüyü açık bırakıyor, ocağı kapatmayı unutuyor, çaydanlığı buzdolabına, sütü dolaba koyabiliyor. Defalarca söyledim, bana yardım etmesine gerek yok diye. Ben her şeyi hallederim diye. Ama o yine de yapıyor—iyi niyetle, alışkanlıktan, faydalı olmak isteğiyle. Ancak bu, yardımdan çok engel oluyor. Ona, “Anne, yapma,” demeye utandığım için içim acıyor. Çünkü çaresiz kaldığını hissettiğinde yüzündeki o ifadeyi görüyorum.
Geçenlerde en kötüsü oldu. Annem sokağa çıktı ve geri dönmedi. Nereye gittiğini, nerede yaşadığını unuttu. Üç saatten fazla aradık. Tanıdıkları aradım, mahalleyi taradım, deli olacaktım neredeyse. Şans eseri bulduk—bir arkadaşım onu şehrin öbür ucunda gördü ve bana haber verdi. Annem şaşkın, üşümüş ve korkmuştu. Ben ise bitkin, tükenmiş, içi boşalmış…
Ve bu, artık nadir bir olay değil. Normal haline geldi. Sürekli bir gerginlik. Sürekli bir korku, bir şey olacak diye. Sürekli bir sorumluluk. Bir dakika bile rahat edemiyorum. Geceleri en ufak sesten uyanıyorum. Hiçbir yere gidemiyorum. Yaşamıyorum, sadece ayakta duruyorum. Bir evlat değilim artık, bir bakıcıyım. Ve bu, yavaş yavaş beni yok ediyor.
Peki ya benim de bir ailem var? Eşim, çocuklarım, torunlarım. Hepsinin hakkını verdim, onlarla yaşadım. Ama şimdi omuzlarımda annemin yükü var. Ve gücümün tükendiğini hissediyorum. Yoruldum. Tükendim. Geceleri ağlıyorum çünkü ne yapacağımı bilmiyorum.
Şu cümleyi bile söylemek içimi acıtıArtık biliyorum ki bazen sevgi, birinin elini bırakıp onu güvende olacağı yere teslim etmek demektir.




