Sonunda bir özel hayatım oldu ama kızım beni deli sanıyor ve torunumu görmemi yasakladı.
Bütün hayatımı kızıma adadım. Sonra torunuma. Hiç şikayet etmedim, karşılık beklemedim. Ama görünen o ki ikisi de unuttu ki ben sadece bedava bir bakıcı ya da temizlikçi değilim. Ben bir kadınım. Kendi duygularım, isteklerim ve mutlu olma hakkım olan bir insan.
Yirmi bir yaşındayken evlendim. Kocam, Sadık, sakin, sessiz, çalışkan bir adamdı. Varlıklı değildik ama huzurluyduk. Kızım iki yaşındayken bir iş seyahati için yola çıktı – kamyonla bir mal teslim etmeye gitti. Döndü mü? Hayır. Öldü. Nasıl olduğunu bile söylemediler. Elimde küçük Deniz’le tek başıma kaldım.
Kayınvalide ve kayınpeder çoktan vefat etmişti, benim ailem başka şehirde yaşıyordu. Yardım bekleyecek kimse yoktu. Sadık’tan kalan tek şey evimiz oldu. Evden çalışmaya çalıştım – özel ders verdim, çünkü öğretmenlik mezunuyum. Ama inan, evde huysuz bir çocuk koştururken ders vermek hiç de kolay değil.
Sonra annem Deniz’i yanına aldı. Neredeyse iki yıl büyükanne ve büyükbabasıyla kaldı, ben ise çarklar arasında debeleniyordum. Okulda çalıştım, akşamları ek dersler aldım. Her hafta sonu kızımı görmeye gittim. Her ayrılışta içim parçalandı.
Deniz anaokuluna başladığında, “Aman hastalanmasın” diye dua ettim çünkü benim izin alıp evde kalma lüksüm yoktu. Şükür, kızım sağlam çıktı. Sonra ilkokul, sonra üniversite… Hep tek başıma çabaladım. Sabah akşam çalıştım ki ona güzel kıyafetler, ayakkabılar, iyi bir eğitim alabilsin.
O işe girip para kazanmaya başladığında ilk kez, “Tamam artık, özgürüm” dedim içimde. Ama özgürlük yalnızlık demekti benim için. Annem babam ölmüştü, arkadaşlarım yoktu, hep işe gömülmüştüm. Tek dostum kedimdi.
Sonra Zeynep doğdu. Kızımın yanına, doğumdan birkaç ay önce taşındım – alışveriş, çamaşır, yemek, hastane çantası derken her şeyi birlikte hazırladık. Sonra bebeğin tüm sorumluluğunu üstlendim, çünkü Deniz hemen işe dönmüştü.
Ama şikayet etmedim. Aksine, yeniden canlandım. İşe yaradığımı hissettim. Zeynep okula başlayınca onu her gün aldım. Yemek yedik, ödevler yaptık, parkta gezdik. İşte böyle bir gün Mehmet’le tanıştım.
O da bir dedeydi, torunuyla ilgileniyordu. Onun hikayesi benimkine benziyordu: erken dul kalmış, kızına destek olmuş. Konuşmaya başladık. Sonra sohbetler uzadı. Bir gün, “Torunlar olmadan bir kahve içmeye ne dersin?” dedi.
Dürüst olayım, şaşırdım. En son birisi bana otuz yıl önce çıkma teklif etmişti. Ama kabul ettim. Hayatıma yeniden neşe geldi. Sinemaya, sergilere gittik, yürüyüşler yaptık. Kendimi yeniden kadın gibi hissettim.
Ama kızım bunu anlamadı. Bir sabah telefon açtı:
“Biz Murat’la arkadaşlara gidiyoruz. Zeynep’i hafta sonu sana bırakalım, olur mu?”
“Affet tatlım, ama ben birkaç günlüğüne şehir dışına çıkıyorum. Önceden haber vermeliydin.”
“Yine mi o… Mehmet’le?” diye tısladı.
Şaşkına döndüm:
“Deniz, bu ne ses tonu? Her zaman Zeynep’in in yanında olduğumu biliyorsun. Ama ben sınırsız bakıcı değilim.”
“Torununu unuttun sen artık! Daha dün gibi ‘Özel hayatım yok’ diyordun, şimdi konser konser geziyorsun!”
“Evet, geziyorum,” dedim sakin sakin. “Çünkü artık yaşıyorum. Çünkü mutluyum. Ve senin de benim için sevineceğini sanmıştım.”
“Sevinecek miyim? Torununu bir adam uğruna bir kenara attın! Önce kendine gel, anne, kafayı yemişsin! Kendine gelene kadar Zeynep’i sana getirmeyeceğiz!”
Oturdum ve bunları kızımın söylediğine inanamadım. Bütün hayatımı ona verdim. Onun için her şeyi bıraktım. Onu tek başıma büyüttüm. Hep destek oldum. Şimdi ise “kafayı yemiş bir nine” oldum, çünkü sonunda mutlu olmaya cesaret ettim?
Bütün gece ağladım. Mehmet’e bir şey söylemedim. Sadece sarıldı ve dedi ki:
“Yaşamaya, sevmeye, sevilmeye hakkın var.”
Ama içimde bir şeyler kırıldı. Deniz’siz, Zeynep’siz bir hayat düşünemiyorum. Korkuyorum, belki de onları sonsuza kadar kaybedeceğim. Umarım kızım sakinleşir ve arar. Umarım anlar – annesi hala torununun ninesi. Sadece, uzun yıllar sonra ilk kez kendi mutluluğunu yaşayan bir kadın.
Bu hakkı hak etmedim mi?..




