Nihayet bir özel hayatım oldu — ama kızım beni deli sanıyor ve torunumu görmemi yasakladı
Ömrümü kızıma adamıştım. Sonra torunuma. Hiç şikâyet etmedim, karşılık beklemedim. Ama görünen o ki ikisi de unuttu; ben sadece bedava dadı ya da hizmetçi değilim. Ben bir kadınım. Kendi duyguları, arzuları ve mutlu olma hakkı olan bir insan.
Yirmi bir yaşındayken evlenmiştim. Kocam, Sait, sessiz, sakin, çalışkan bir adamdı. Varlıklı değildik ama huzurluyduk. Kızım Elif iki yaşındayken bir iş seyahatine çıktı — kamyonuyla bir yük taşıyacaktı. Dönebildi mi? Hayır. Öldü. Nasıl olduğunu bile söylemediler. Ben de küçücük Elif’le tek başıma kaldım.
Kocamın ailesi çoktan vefat etmişti, benimkiler başka şehirdeydi. Yardım bekleyecek halim yoktu. Tek şansım, Sait’ten kalan evdi. Evden çalışmaya çalıştım — özel ders verdim, çünkü öğretmendim. Ama inanın, evde ağlayan bir çocuk varken ders vermek kolay değildi.
Sonra annem Elif’i yanına aldı. Neredeyse iki yıl büyükanneleriyle büyükbabasının yanında kaldı, ben de çalışıp durdum. Okulda ders, akşamları özel ders. Hafta sonları kızımı görmeye gittim. Her ayrılışta yüreğim parçalanıyordu.
Elif anaokuluna başlayınca, hasta olmaması için dua ettim, çünkü onunla evde kalamazdım. Şükürler olsun ki sağlıklı bir çocuktu. Sonra ilkokul, sonra üniversite… Hep tek başıma taşıdım. Ona güzel giysiler, ayakkabılar, kurslar alabilmek için sabah akşam çalıştım.
Okulu bitirip işe girdiğinde ilk kez hissettim: İşte bitti. Özgürüm. Ama özgürlük, yalnızlık demekti. Annem babam vefat etmişti, arkadaşım yoktu, hep koşturuyordum. Kedim tek sırdaşım olmuştu.
Sonra Zehra doğdu. Doğumdan aylar önce kızımın yanına taşındım — alışveriş, çamaşır, yemek, hastane çantası hazırlama… Sonra bebeğin tüm bakımını üstlendim, çünkü Elif erken işe dönmüştü.
Şikâyet etmedim. Tam tersine, yeniden canlandım. İhtiyaç duyulduğumu hissettim. Zehra okula başlayınca onu her gün alıp getirmeye başladım. Yemek yedik, ödev yaptık, parkta gezindik. İşte böyle bir günde Murat’la tanıştım.
O da torununu büyüten bir dedeydi. Hikâyesi benimkine benziyordu; erken dul kalmış, kızına destek olmuş. Konuşmaya başladık. Konuşmalarımız uzadıkça uzadı. Sonra bir gün, “Torunlar olmadan bir kahve içmeye ne dersin?” dedi.
Dürüst olayım, şaşırdım. En son randevuya çıkmamın üzerinden otuz yıl geçmişti. Ama kabul ettim. İşte böyle, hayatıma yeniden sevinç geldi. Sinemaya, sergilere gittik, yürüyüşler yaptık. Yeniden bir kadın olduğumu hissettim.
Ama kızım bunu anlamadı. Bir sabah telefon açtı:
“Burak’la arkadaşlara gideceğiz. Zehra’yı bu hafta sonu sana bırakalım, olur mu?”
“Affet kızım, ama ben şehir dışına çıkıyorum. Önceden haber verseydin keşke.”
“Yine mi o… Murat’la?” diye tısladı.
Şaşırdım:
“Elif, bu ne ses tonu? Zehra’yla her zaman ilgilendiğimi biliyorsun. Ama ben sonsuza kadar dadı değilim.”
“Torununu unuttun sen! Daha düne kadar ‘özel hayat istemem’ diyordun, şimdi konser peşinde koşuyorsun!”
“Evet, koşuyorum,” dedim sakince. “Çünkü yaşıyorum. Çünkü mutluyum. Beni böyle gördüğüne sevinmeni beklerdim.”
“Sevineyim ha?! Torunu bırakıp bir adamın peşine takılmışsın! Kendine gel, anne, aklını kaçırmışsın! Zehra’yı artık sana getirmeyeceğim!”
Oturdum, kendi kızımın bunları söylediğine inanamadım. Tüm hayatımı ona verdim. Onun iyiliği için her şeyi feda ettim. Onu tek başıma büyüttüm. Destek oldum. Torununa baktım. Şimdi de “kafayı yemiş bir nine” mi oldum, çünkü nihayet mutlu olmaya mı çalışıyorum?
Bütün gece ağladım. Murat’a bir şey söylemedim. Sadece sarıldı ve “Yaşamaya, sevmeye ve sevilmeye hakkın var,” dedi.
Ama içimde bir şeyler kırıldı. Elif’siz, Zehra’sız bir hayat düşünemiyorum. Kızımın sakinleşip arayacağını umuyorum. Anlayacağını umuyorum — artık sadece bir nine değilim. Uzun yıllar sonra ilk kez mutlu olan bir kadınım.
Bu hakkı hak etmedim mi?…




