Kaynana yine bize gelmek istiyor ama bu sefer kesin bir “hayır” dedim. Bir daha da fikrimi değiştirmeyeceğim.
Kocam son günlerde yine aynı şeyi tekrarlayıp duruyor: “Annem bizi çok özlemiş, mutlaka gelmek istiyor.” İşte tam o anda bir anda içime bir öfke çöktü. Hiç düşünmeden kesin bir şekilde “olmaz” dedim. Altı yıllık evliliğimizde bir kez gelmişti ve o tek ziyaret bile bana fazlasıyla yetti. Bir daha asla! O sefer de habersiz, gök gürültüsü gibi aniden çıkagelmişti, hem de kız kardeşiyle birlikte. O zaman dayanmıştım ama şimdi asla!
“Anneni görmek istiyorsan buyur, kızımızı al, ikiniz gidin. İstersen ona otel tut, tek kelime etmem. Ama bu eve bir daha adım atmayacak!”
Ama anlaşılan kaynana otel fikrini duymak bile istemiyor, kendi evinde misafir etmeyi ise hiç. Israrla bizim eve gelmek istiyor. Kendi kendime sordum: Kimsenin onu beklemediği bir eve neden bu kadar zorla girmek istiyor?
Kocam aslen Adanalı. Üniversite yıllarında İstanbul’da tanışmıştık. Evlenmeden önce arkadaşlarıyla ev tutuyordu, sonra bana taşındı. Bu evi ailem on yıl önce almıştı ve tapusu bana ait. Yani bu ev benim, sorumluluğu da bende.
Kaynanamın maddi durumu fena değil. Oğluna ev almakta hiç zorlanmazdı ama yerine sürekli şunu tekrarlıyor: “Ya boşanırsanız da kurnaz karın her şeyi alıp götürürse? Kendi evinde kalsın, daha güvenli.” Gelgelelim kızı Elif’e yardımı hiç esirgememiş. Hatta ona boşanma numarası yapıp ipotek desteği almasını bile önermiş. Şimdi Elif İzmir’de, evde çocuk bakıyor, “eski” kocası da kredi taksitlerini ve nafakayı ödüyor. Herkes mutlu!
Üstelik bir gün bize de boşanma tiyatrosu yapmayı teklif etmişti. O zaman buz gibi bir yanıt vermiştim: “Boşanacaksak gerçekten boşanırız. Hemen! Topla eşyalarını, istediğin gibi yaşa!”
O günden sonra konu kapandı. Ben hiç gitmedim onun evine, zaten içimden de gelmedi. Ama üç yıl önce dayanamayıp kendisi geldi.
“En azından bir kez torunumu göreyim. Fotoğraflardan kime çektiğini anlayamıyorum,” dedi.
Kabul ettim. Ama kimse bana kız kardeşini de getireceğini söylememişti. Belli ki bir “kim kime benziyor” sorgulaması yapacaklardı. Ama planları suya düştü, kızım babasının aynısı. Bunu onlar da kabul etmek zorunda kaldı.
Onlara bir oda hazırladım, yerleştiler, torunla oynadılar, hediyelerini aldılar. Sonra sofraya oturduk. Varımı yoğumu ortaya dökmüştüm: fırında tavuk, köfteler, üç çeşit salata, peynir ve sucuk tabağı, pasta, meyveler… Daha oturur oturmaz başladılar.
“Börek nerede?” diye sertçe sordu kaynana.
“Aç mı kaldınız?” diye şaşırdım.
“Yok, öyle bir şey değil, sadece sordum…”
Yemekten sonra devam:
“Oğlum çok iyi bilir benim ne sevdiğimi. Sana söylememiş galiba?”
Hatırladım, kocam bahsetmişti: onların evinde sakatat kültürü vardı; ciğer, işkembe, paça… Ben ise çocukluğumdan beri çiğ ciğer kokusuna dayanamam, asla yapmam.
Ertesi gün gezmeye gittiler, ben de “şansımı deneyeyim” dedim, peynirli ve pastırmalı katmer yaptım. Sunuyorum.
“İşkembeli nerede?” Yine surat asma. “Benim onu sevdiğimi biliyordun!”
Kokusuna dayanamadığımı açıkladım. Gözlerini devirdi. Öğle yemeğinde sahne yine:
“Ne, bu çorba paçasız mı? Et mi koydun?!” diye tiksintiyle sordu.
O an patladım. Kızımı alıp annemin yanına gittim. Akşam döndüğümde kocamla ilk kez ciddi kavga ettik.
Bir hafta sonra görüntülü aramada yine aynı nakarat:
“Elifçiğim ne güzel karşılıyor beni, hep sevdiğim yemekleri yapıyor. Ama bu… Ne misafirperverlik var ne de sıcaklık.”
O gün kocama dedim ki: “Bir daha hayal bile etmesin bu eve gelmeyi. Adımını atarsa onunla birlikte sen de gidersin!” Ve şimdi, üç yıl sonra yine gelmek istiyor. Ama bu sefer asla! Benim evim benim kaleArtık kapımda beklese de içeri giremeyecek, çünkü bu evin kilidi saygıyla açılır.




