Her zaman inandım ki aile bir desteğimizdir. Çocuklarımız yaşlandığımızda yanımızda olacak. Kendi evimizi, sevdiklerimizin sıcaklığıyla değiştirebilirmişiz gibi geldi bana. Şimdiyse her sabah başka bir evin köşesinde uyanıyorum, yarın akşamı nerede geçireceğimi bilmeden. İşte böyle yaşıyor şimdi büyükanne Emine – o bir zamanlar Sakarya’nın tertemiz, geniş evinin sahibesi olarak bilinen Emine Hanım. Şimdiyse sığındığı yerler, başkalarının mutfakları, geçiş odaları ve hep aynı endişe: Acaba rahatsız mı ediyorum?
Her şey, oğullarının – Mehmet ve Ali’nin – onu eski evini satmaya ikna etmesiyle başladı. “Anne, senin için bu ıssız yerde tek başına kalmak niye? Artık genç kız değilsin, bahçeyle, sobayla, diz boyu karla başa çıkamazsın. Sırayla bizde kalırsın, hem sana rahat edersin hem de biz yakınında oluruz. Satıştan elde edilen parayı da bölüşürüz, torunlara harcarız,” dediler. Yaşlı bir anne ne diyebilir ki? Tabii ki kabul etti. Yardım etmek istedi. Yakın olmak istedi.
Komşuları, Emine Hanım’ı vazgeçirmeye çalıştı:
“Acele etme Emine, sonra pişman olursun. Bir daha böyle bir ev alamazsın, çocukların da kendi aileleri, kendi kuralları var. Misafir gibi olursun, ev sahibi değil. Dairede sana dar gelir, sen hep geniş yerleri sevmişsindir.”
Ama kim dinler? Ev satıldı. Para paylaşıldı. Ve büyükanne Emine, küçük bavuluyla bir oğlundan diğerine gezmeye başladı. Bugün İstanbul’daki Mehmet’in dairesinde, yarın Kocaeli’ndeki Ali’nin müstakil evinde. Üç yıldır böyle gidip geliyor.
“Ali’nin yanı daha iyi,” diye açıkladı bir gün anneme. “En azından küçük bir bahçesi var, çapalayıp hava alabiliyorum. Gelini, Ayşe, çok iyi biri. Nazik, sakin, çocukları da terbiyeli. Bana küçük bir oda ayırdılar – televizyonlu, hatta minik bir buzdolabı bile var. Usulca oturuyorum, karışmıyorum. Herkes işte, torunlar okuldayken bahçeye çıkıyor, çamaşır yıkıyorum. Sonra yine odama dönüyorum.”
Yazı orada geçirmeyi planlamıştı, sonbaharda Mehmet’e gidecekti. Ancak büyük oğlunun evi farklıydı. Ona mutfakla balkon arasında küçücük bir köşe ayırdılar. Koltuk, bir dolap, televizyon ve bir çanta eşya. Yemeğini kendi hazırlıyor, bulaşıklarını kimse yokken yıkıyordu. Hep fazlalık gibi hissediyordu.
“Mehmet’in karısı, Selma, neredeyse hiç konuşmuyor benimle,” diyor. “Tek kelime etmiyor. Torunumla da kaynaşamadım. Ben alışkanlıklarımla, o telefonuyla. Sanki yabancıyım. Bir kez bile yazlığa çağırmadılar. Evde bir gölge gibi dolanıyorum. Akşam yemeğini kalorifere bırakıyorum, birazcık ısınsın diye. Mutfağa çıkmamaya çalışıyorum, sakın bir şey istemesinler.”
Geçenlerde hastalandı. Anlattı:
“Ateşim çıktı, her yerim ağrıyordu. ‘İşte bu,’ dedim. Doktor çağırdılar, ilaç verdiler, iki gün yattım. Ama asıl korkunç olan hastalık değildi. Birinin gelip ‘Geçmiş olsun’ bile dememesiydi. ‘Yat iyileş, rahatsız etme,’ der gibiydiler.”
Komşuları ona sordular:
“Emine, daha iyileşmezsen ne olacak? Kim bakacak sana? Gücün kalmadı. Bir orada, bir buradasın. Ne evin var ne rahatın.”
O ise içini çekti:
“Ne diyeyim… Büyük bir hata yaptım. Evimi sattım, özgürlüğümü de sattım. Çocukları dinlememeliydim. Yardım etmek istedim, birlikte daha rahat olur diye düşündüm. Şimdi bir ev bile alamam. Kalan param bir kenarda, cenazeme yetecek kadar. Oğullarımın başka derdi var. Artık yeni bir ev hayal bile edemem.”
Sık sık şunu söylüyor: “Keşke kendi evimde tek başıma kalsaydım. Zor da olsa, soğuk da olsa, kendi yerimdi. Kendi evimin sahibiydim. Şimdiyse başımı sokacak çatısı, söz hakkı olmayan yaşlı bir kadınım. Birinde kalıyorum, sonra diğerinde. Ne yuvam var ne köşem. Sadece bir bavul, bir çanta.”
Her ayrılışında, komşuları arkasından bakıp fısıldıyorlar: “Allahım, yaza kadar dayansın, sonra tekrar bahçesine, toprağına dönsün. Orada daha rahat.”
Artık Emine Hanım ne huzur hayal ediyor ne sevgi. Sadece birinin yükü olmadan, sessizce ölmek istiyor. Çocuklarına şöyle dedi:
“Artık iyice kötüleşirsem, beni huzurevine götürün. Orada bari bakımım olur. Size de benden daha önemli şeyler var.”
İşte böyle yaşıyor büyükanne Emine – bavuluyla takvim arasında. Günleri sayıyor, gelecek yazı nerede geçireceğini düşünüyor. Bir çağrı değil, sessiz bir onay bekliyor: “Birkaç ay kalabilir miyim?”
Eminim ki çocukları onu ikna etmemeliydi. Şöyle demeliydiler: “Anne, kendi evinde kal. Burası senin sığınağın. Biz geliriz, sarılırız, doyururuz, sonra yine hayatımıza döneriz. Sen bize değil, biz sana geliriz.” Fakat artık çok geç. Geri dönüş yok. Ve şu soru işkence ediyor herkese: Bizi doğuran, her şeyini feda edenleri neden böyle terk ediyoruz?




