Bazı şeyler vardır ki, hayat tecrübesi olan bir insanın bile aklı almaz. Neden bazıları yaşlandıkça bilgeleşirken, diğerleri daha da küstahlaşır? Neden bazıları için iyilik, minnettarlık değil de fırsatçılık uyandırır? Bu hikâye bir kurgu değil, acı bir gerçek. Yazlık komşum Ayşe Teyze’nin hikâyesi. Yaşlı, iyi kalpli ve ne yazık ki trajik derecede saf bir kadının başına gelenler…
Tek başına yaşıyor, İzmir’in bir banliyösündeki müstakil evinde. Eski ama şirin, bakımlı bir ev. Bahçesinde iki katlı müstakil bir lojmanı var, eskiden kiraya verirdi. Pandemiden önce düzenli kiracıları olurdu: öğrenciler, işçiler, geçici bir yuva arayan insanlar… Ama son iki yıldır ya boş duruyordu ya da birkaç aylığına birileri gelip gidiyordu.
Bir gün heyecanla telefon açtı:
“Gülşah, sen birilerini yönlendirme, kiracı buldum!” dedi, sesinde neşe vardı. “Genç bir çift, çok kibar insanlar. Taşradan gelmişler, iş arıyorlarmış. Eşyaları yok, paraları da kısıtlı ama işe girince hepsini ödeyeceklerine söz vermişler.”
İçimde bir şüphe uyandı ama müdahale etmek istemedim. Bir hafta sonra, ağlayarak telefon açtığında gerçek ortaya çıktı.
Bu çifti, sokak komşusu “tavsiye etmişti”: “İyi çocuklar, ev arıyorlar.” diye. Sırt çantalı gelmişler, “Diğer eşyaları köyden abim getirecek.” demişler. Ne yiyecekleri, ne yatakları, ne de bir fincanları vardı. Ayşe Teyze onlara acımıştı. İçeri aldı. Battaniyeler, tabaklar, tencere verdikten sonra, kilerden üç kutu konserve bile çıkarmıştı: “İlk günler için…”
Söz vermişlerdi: “Abim bir haftaya kadar eşyaları ve parayı getirecek, biz de neredeyse işe girmek üzereyiz.” Kadın markette, erkek inşaatta çalışacakmış. Her şey o kadar inandırıcıydı ki…
Birkaç gün sonra “kadın”, markette staja başladığını, ilk maaşını almak üzere olduğunu söylemiş. “Erkek” ise “köyden eşya getirmeye” gitmişti.
Bir hafta geçti. Ne koca, ne karı… Telefonlar kapalı. Önce endişelendi, her gün aradı, bir şey oldu sandı. Sonra acı gerçeği anladı: Kandırılmıştı. Tam bir dolandırıcılıktı bu.
Bir hafta boyunca lojmanında kalmışlar, yiyeceklerini yemişler, eşyalarını kullanmışlar, elektriğini tüketmişler… ve kaybolmuşlardı. Belli ki bu, özenle planlanmış bir oyundu. Yalnız yaşlıları seçiyor, merhametlerini kullanıyor ve bir haftada ellerinden geleni alıp buharlaşıyorlardı.
Ayşe Teyze’yi en çok yaralayan, kaybettikleri değil, güveninin kırılmasıydı. 73 yaşında hâlâ samimiyetle sahtekârlığı ayırt edememiş olması canını yakmıştı. İnsanlığına darbe vurmuşlardı. Gerçekten yardım ettiğine, iyilik yaptığına inanmıştı. Karşılığında aldığı şeyse sessizlik ve boş tencerelerdi…
Şimdi söyleyin bana: Bütün kötü kiracılar, ev sahiplerinden üç kuruş fazla koparmaya mı çalışır? Yoksa baştan dolandırmak niyetiyle gelenler de mi var? Bilerek yaşlıları, yalnızları, yumuşak başlıları seçip zaaflarından faydalananlar…
Ayşe Teyze’nin hikâyesi hepimize bir uyarı. İyiliğin kör olmaması gerektiğini, güvenin safdillik anlamına gelmediğini hatırlatıyor. En iyi yürekler bile “hayır” demeyi bilmeli… Özellikle de boş elleri ve tatlı sözleriyle gelenlere…




