Evden Uzaklaştırıldım: Kırsalda Hayatımın Son Demleri

İşte öyle oldu ki, yaşlılığımda yapayalnız kaldım. Ne kendi isteğimle, ne de kötü talih yüzünden—sırf bir zamanlar evimin kapısını açtığım gelinim, beni eskimiş bir eşya gibi attığı için. Şimdi, ıssız bir köyde eğri büğrü, tadilat görmemiş bir evde yaşıyorum. Su şebekesi yok, her sabah yakmam gereken bir soba, bahçedeki tuvalet ve kuyudan taşınan su kovaları… Sahip olduğum her şey şimdi onun.

Adım Emine Yılmaz. Aslen Konyalıyım. Oğlum Mehmet otuz iki yaşında. Beş yıl önce evlendi. Gözü dönmüşçesine evlendi, öyle geldi bana. Eve bir de Serap denen güneyli bir kız getirdi—evsiz, mesleksiz, utanmazın teki. Oğlum ona vurulmuştu, ben ise ilk andan itibaren şüpheliydim. Ama ses çıkarmadım. Geçer diye umdum.

Düğünden sonra üçümüz, benim iki odalı evimde yaşamaya başladık. Onlara büyük odayı verdim, kendimi de ancak dönebileceğim küçük bir yatak odasına hapsettim. Birkaç ay geçti geçmedi, Serap hamile olduğunu söyledi. Zaten hayli ilerlemişti. Ama işin tuhafı, Mehmet ondan ancak bir ay önce tanışmıştı. Hesapladım. Tutmuyordu.

“Erken doğum oldu,” dedi.
“Erken mi? Normal kiloda, hiçbir sorun olmadan, üstelik prematüre izi bile yokken?”

Susmak zorunda kaldım. Oğlum inandı. Ben inanmadım. O an bile hissettim: bu çocuk bizden değil. Ama gözleri kör olmuş birine ne ispat edebilirsin ki?

Başlarda evin hanımı rolü yapmaya çalıştı—yerleri sildi, yemek yaptı. Sonra bıraktı. Evin yükü sırtımdaydı. Derken her şeyi yerle bir eden şey başladı. Serap, maaşımı “ortak hesaba” vermemi istedi. Utanmadan, dolandırmadan, dosdoğru.

“Senin katkın ne peki, Serap?” dedim. “Ne evlenmeden önce, ne sonra bir gün bile çalışmadın!”

Mehmet onu savundu. Harcadığım her kuruşun hesabını sormaya başladı. Belli ki Serap onu iyice zehirlemişti. Tüm maaş artışlarımı, emeklik eklerimi biliyordu. Bir ilaç almam bile nutuk dinlemeden olmuyordu.

Bir gün sabrım taştı. Kendime küçük bir buzdolabı alıp odama koydum. Yemek parası vermeyi bıraktım, faturaları ayırdım. Bir tembelin ve onun çocuğunun karnını doyurmak zorunda değildim. Öyle!

O zaman Serap anladı ki beni kolayca defedemez. Bir gün evde yokken, evraklarımı karıştırdı. Tapuları buldu. İşin püf noktası şuydu: Mehmet’in babasından boşandıktan sonra onun hissesini satın almış, ama her şeyi oğlumun üzerine yapmıştım. O zamanlar öyle iyi gelmişti—ne de olsa tek evladımdı…

Serap sevinçten deliye döndü. Gözdağı verdi:

“Defol git buradan! Burda senin hiçbir hakkın yok! Mehmet’e bir laf edersen, boşanırım ve evin yarısını alırım. O zaman ikiniz de sokakta kalırsınız!”

Ne diyebilirdim ki? Oğlumun çekişmenin ortasında kaldığını biliyordum. Onu parçalanmaya zorlamak istemedim. Eşyalarımı toplayıp köydeki eski aile evime gittim. Bir zamanlar eski eşimle almış, ama hiç elden geçirememiştik. Şimdi bu dünyanın unutulmuş köşesinde yaşıyorum—kışın soğuk, yazın ise bacadan tüten yalnız duman, varlığımı hatırlatıyor.

Mehmet’e “sessizlik, huzur, doğa istiyorum” demiştim. Hiç şüphelenmedi. Serap ise sevindi—ağız azalmıştı. Artık oğlumu nadiren görüyorum. İlk yıl iki kere geldi, şimdi ise ses seda yok. Anlıyorum ki onu bana göndermeyecektir.

Tek pişmanlığım, evi kendi üzerime yapmamış olmam. Oğlumun sevgisine, gelinimin insafına inanmış olmam. Şimdi ise başımı sokacak bir damın altı bile yok—ailem yok, umudum yok. Rahat bir yaşlılık hayal ederken, şimdi ayakta kalmaya çalışıyorum.

İşte böyle, bir kadın—yabancı biri—evime yerleşti ve her şeyimi aldı. Evimi. Oğlumu. İtibarımı. Şimdi her gece dua ediyorum, oğlumun gözleri açılsın diye. Kiminle evlendiğini anlasın diye. Ama korkarım ki… çok geç olacak.

Rate article
Lifequest
Evden Uzaklaştırıldım: Kırsalda Hayatımın Son Demleri