Altmış yaşındayım, kocam ise altmış altı. Yakında boşanacağız. Otuz beş yıllık, sağlam sandığım evliliğim bir anda altüst oldu. Ben, Ayşe, ve kocam, Mehmet, küçük bir Ege kasabasında uyum içinde yaşadığımızı sanıyorduk. Ta ki her şey bir gecede değişene kadar. Şimdi yıkık bir kalple, ihanetin acısıyla yalnızlığın eşiğindeyim.
Mehmet’le otuz yılı aşkın bir süredir birlikteydik. Her şey yılbaşı arifesinde başladı. Çocuklarımız her zamanki gibi arkadaşlarıyla kutlamaya gitmiş, bize de kedilerini bırakmışlardı. Mehmet, tatil günlerinin sıkıcı geçtiğini bahane ederek, komşu şehre gidip anne babasının mezarını ziyaret edeceğini ve ablasını göreceğini söyledi. İtiraz etmedim; böyle geziler onun için normaldi. Gitti ve ben, bunun sonun başlangıcı olacağını bilmeden evde kaldım.
Bir hafta sonra döndüğünde bir şeyler değişmişti. Gözleri uzaklara dalıyor, konuşmaları buz gibiydi. Bir hafta daha geçti ve beni boşanmak istediği haberinin yumruğuyla vurdu: “Artık böyle yaşayamam,” dedi. “Beni kurtarabilecek bir kadın var.” Şaşkınlık içinde, bu onun hakkı dedim ama içimde her şey yıkılmıştı. Sonra gerçeği öğrendim: Kırk yıl önce birlikte olduğu bir kadın onu internetten bulmuş. Yazışmaya başlamışlar. O kadın, Mehmet’in gittiği şehirde yaşıyormuş ve “ablasını ziyaret” bahanesiyle aslında ona gitmiş.
Üç gün onunla kalmış. Mehmet’e göre, anında anlaşmışlardı. Kadın, kendine güvenen bir duldu; üç odalı bir apartman dairesi, yazlık evi ve birkaç arabası vardı. Mehmet ona hayatından şikayet etmiş: kendini değersiz hissettiğini, sağlığının kötüye gittiğini anlatmış. Kadın ise, kendini “şifacı” olarak tanıtarak onu “iyileştireceğine” söz vermiş. Dahası, alternatif tıp bildiğini, erken evre kanseri tedavi edebildiğini ve medyum olduğunu iddia ediyormuş. Mehmet’e boşanıp kendisiyle evlenirse yazlık ev ve araba vereceğini, sağlığına da bakacağını söylemiş. Kabus böyle başlamıştı.
Mehmet, derhal nüfus müdürlüğüne gidip boşanmaya razı olmamı istedi. Reddettim, onun oyununa gelmeyeceğimi söyledim. O da mahkemeye başvurdu. Duruşma haberini, ne olduğunu anlamak için araştırırken tesadüfen öğrendim. Mahkemede dilekçesini görünce şok oldum: Son on beş yıldır aynı yatakta uyumadığımızı, son altı yıldır da ayrı yaşadığımızı yazmıştı. Büyük bir yalandı bu! İddialarını kesinlikle reddettim ve şimdi duruşmayı beklerken ayaklarımın altındaki toprak kayıyormuş gibi hissediyorum.
Davranışları dayanılmaz hale geldi. Bana, sanki bir yabancıymışım gibi, tiksintiyle bakıyor. Peki ya altmış beş yaşındaki bu “şifacı kadın”, ailemizi yıkan kişi, ona ne yaptı? Mehmet ona, tek böbreği olmasına rağmen her gün bir duble rakı içtiğini söylemiş. Kadın da “önemli değil” demiş. Delilik! Ona yalvarıp aklını başına almasını istediğimde ise, “Zaten komşu gibi yaşıyoruz, evliliğimiz çoktan bitti” diye çıkıştı.
İşte aile hayatımın sonu bu oldu. Altmış yaşında yalnız kalmak dayanılmaz bir acı. Otuz beş yıl boyunca Mehmet’e, alışkanlıklarına, ortak hayatımıza alıştım. O ise hiçbir zaman sahip olduklarımızın kıymetini bilmemiş gibi görünüyor. Şimdi bir bilinmezliğin karşısında, kalbimdeki acıyla duruyorum: Hayatımın en değerli şeyleri yok olmuşken, bundan sonra nasıl yaşayacağım?




