47 yıllık evliliğimizin ardından, eşim aniden boşanmak istediğini söyledi. Onun bu sözleri, hâlâ içimde derin bir yara gibi duruyor.
Eskiden sevinçte ve tasada bir olmaya ant içmiştik. Birlikte hastalıkları, çocuklarımızı büyütmeyi, maddi zorlukları ve zaferleri aştık. Bunların hepsi bizim bağımızı daha da güçlendiriyor gibiydi. Ama sıradan bir sonbahar akşamında, tek bir konuşmayla her şey bir anda siliniverdi.
Masaya iki fincan çay koyarken onun sesini duydum. Sakin, uzak duran bir tonla:
“Hayrünnisa, konuşmamız lazım.”
İçime bir korku düştü. Genelde böyle sözler ardından iyi şeyler gelmezdi. Ama devamında söyledikleri beni donup kalmış bir halde bıraktı:
“Boşanmak istiyorum.”
O anda etrafımdaki her şey silinmiş gibi oldu. Birkaç saniyeye sığdırdığım o an, mutfağın zemini sanki ayaklarımın altından çekilmişti. Kaşığı elimden düşürdüm ve nefesim kesilerek sordum:
“Ciddi misin?”
Bana öyle baktı ki, sanki yeni bir kanepe almayı tartışıyordu, hayatımızı yerle bir etmiyordu:
“Hayrünnisa, bunun senin için sürpriz olduğunu söyleyemezsin,” diye güldü. Bu gülüşte yabancı, buz gibi bir şey vardı.
Tek kelime edemedim. Bütün varlığımla olan bitene karşı çıkıyordum. O ise sanki hazırlıklıymış gibi devam etti:
“İkimiz de biliyoruz ki aramızda artık hiçbir şey kalmadı. Eskiden orada olan kıvılcım yok. Her şey rutine dönüştü. Hayatımın kalanını bu gri sessizlikte geçirmek istemiyorum. Özgür olmak istiyorum. Belki bir kez daha âşık olabilirim. Uzun zamandır unuttuğumuz o duyguları yeniden yaşamak istiyorum.”
Bu sözler kulaklarımı tırmalıyordu. Nasıl cüret edebilirdi? Yıllarımızı, gerçek aşkla dolu o günleri nasıl bu kadar hafife alabilirdi?
Gözlerimin önünde geçmiş anılar belirdi: birlikte kurduğumuz evimiz, çocuklarımızla bayram sofraları, ilk çocuğumuzu doğururken elimi tutuşu… Bunların hepsi artık onun için sadece, eskimiş ve sıkıcı bir kitap gibi atılacak anılardı.
Donup kalmıştım. Karşımda duran bu ağarmış saçlı adamın, hayat boyu birlikte yürüdüğümüz, sonsuz sevgimize yemin ettiğimiz Murat olduğuna inanamıyordum.
“Neden şimdi?” diye fısıldadım. “Neden bunca yıldan sonra?”
Omuzlarını silkti:
“Çünkü anladım ki şimdi olmazsa, asla olmayacak. Ölüm döşeğinde, kendi hayatımı yaşamadığım için pişman olmak istemiyorum.”
İçimde bir öfke ve acı dalgası yükseldi. Ya ben? Çocuklarımız, torunlarımız, bizim evimiz, bayramlarımız, hayallerimiz? Bu evlilikte sadece o yoktu ki. Neden şimdi sadece onun istekleri önemliydi?
Ama o zaten kararını vermişti. Bunu gözlerinde görebiliyordum—o gözler ki bir zamanlar delicesine âşık olduğum gözlerdi.
O gece gözüme uyku girmedi. Nerede yanlış yaptığımızı anlamaya çalıştım. Belki evin, çocukların sorumluluklarının bitmek bilmez rutininde birbirimizi kaybettik? Belki de aşkımızın kırılmaz olduğuna fazla güvendim?
Yoksa o hep bensiz bir hayat mı hayal ettiydi?
Acı göğsümde demir bir çember gibi sıkıştı. İhanete uğramış, aşağılanmış, unutulmuhissediyorum, ama yavaş yavaş bu yeni hayata alışacak gücü kendimde buluyorum.




