Bir rüyadaymışım gibiydi, sanki her şey bulanık ve gerçek dışı. Küçük bir Anadolu kasabasında, Konya’nın eteklerinde, hayatım bir kabusa dönüştü. Ben, Gülay, yıllardır kayınvalidem Zehra Hanım’la aynı çatı altında yaşıyordum. O, her günümü cehenneme çevirmek için elinden geleni yapıyordu. Bugün sabrım taştı ve yıllardır içimi kemiren soruyu sordum: “Neden benden bu kadar nefret ediyorsun?” Cevap yoktu, sadece buz gibi bir sessizlik ve onun küçümseyen bakışları. Kalbim acıyla doldu, adaletsizliğin yükü altında eziliyordum.
O gün, her zamanki gibi evi temizliyordum. Süpürgeyi çektim, yerleri silmeye başladım, her şey pırıl pırıl olsun diye uğraşıyordum. Tam o sırada Zehra Hanım, koltuğunda otururken, bilerek yeni silmiş olduğum yerlere bisküvi kırıntılarını döktü. Donup kaldım, gözlerime inanamıyordum. Bunu kasten yapmıştı ve nefretini gizleme gereği bile duymamıştı.
— Anne, neden böyle yapıyorsun? Bilerek yaptığını gördüm! — diye haykırdım, gözyaşlarımı zor tutarak.
Bana tepeden baktı ve:
— Bir daha silersin! Ölmezsin ya!
Keyifli bir sırıtışla eski gazetesine döndü, defalarca okuduğu aynı haberleri tekrar tekrar okuyordu. İçimdeki öfkeyi yutarak süpürgeyi aldım ve onun dağıttığı kırıntıları temizledim. Ama içim kaynıyordu. Kendimi tutmak için başka odaya geçtim, sonra bahçeye çıktım. Açık havada çalışmak biraz olsun sakinleştiriyordu beni. Ama onun sözleri ve davranışları içimi kemiriyordu, bir zehir gibi yavaş yavaş öldürüyordu beni.
— Neden benden bu kadar nefret ediyorsun? — dayanamayıp bir kez daha sordum, karşısında dimdik durarak. — Bunu hak edecek ne yaptım? Sana yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum, temizlik yapıyorum, seni giydiriyorum! Kızım Elif bile hep yardım ediyor sana! Neden böyle yapıyorsun?
Dönüp bakmadı bile. Ne bir cevap, ne bir bakış… Sadece buz gibi bir umursamazlık. Artık dayanamadım, hıçkıra hıçkıra ağladım. Temizliği bitirdikten sonra çamaşırları yıkamaya başladım, ama gözyaşlarım dinmiyordu. Hayatım, bitmeyen bir aşağılanma döngüsüne dönüşmüştü ve nasıl kurtulacağımı bilmiyordum.
Kocam, Elif’in babası, yıllar önce vefat etmişti. Kızım daha sekiz yaşındaydı o zaman. Cenazeden hemen sonra Zehra Hanım sert bir ifadeyle:
— Benim yanımda kalacaksın! Taşınmayı bile aklından geçirme. Kasabada “Ben seni kovdum” diye dedikodu çıkmasını istemem.
Kabul ettim, çünkü gidecek yerim yoktu. Ailemin evinde kız kardeşim ve iki çocuğu yaşıyordu, Elif’le bana yer yoktu. Safça umut ettim, belki zamanla Zehra Hanım’la aramız düzelir diye. Ama mucize olmadı. İnsanların yanında terbiyeliydi, ama evde, yalnızken, bana zulmediyordu. Sürekli, ona itaat etmem gerektiğini söylüyordu.
— Ne işe yararsın ki sen? Kim seni ister? Kimse yüzüne bakmaz, hem de bir çocukla! Benim yanımda kalacaksın, Elif’le. Ben ölünce ev senin olacak. Ama dediklerimi yapmazsan, evi yeğenlerime bırakırım, sen de ortada kalırsın!
Tehditlerinden korkuyordum ve katlanıyordum. Elif’in hiçbir şeyden mahrum kalmaması için elimden geleni yapıyordum. Zehra Hanım ise, doksanını aşmış olmasına rağmen, sapasağlamdı. Tüm emekli maaşını kendine harcıyor, pahalı yiyecekler ve lüks şeyler almamı istiyordu. Hata yaptığımı çoktan anlamıştım, onunla yaşamayı kabul ederek. Yılların aşağılanması ruhumu paramparça etmişti.
Elif üniversiteyi bitirmek üzere, yakında çok iyi bir gençle evlenecek. Onun evinde yaşayacaklar ve umarım hayatı mutlulukla dolu olur. Ama kendime acıyorum, mahvolmuş bir ömür için. Her şeyimi kızıma ve kayınvalideme verdim, karşılığında sadece nefret ve yalnızlık buldum. Bu cehennemden nasıl kurtulacağım?




