Karanlık İstanbul sokakları, uzun bir iş gününün ardından Ahmet’i evine doğru uğurluyordu. Adımlarını ağır ağır atarken, içini kemiren endişe kalbini sıkıştırıyordu. Dördüncü kattaki evlerinin pencereleri karanlıktı. “Yine nerede acaba?” diye geçirdi içinden. İçeri girdiğinde boş evin sessizliği sinirlerini altüst etti. Ayakkabılarını çıkarmaya fırsat bulamadan kapı çaldı. Komşusu, yüzündeki telaşla dünyasını yerle bir eden o cümleyi kurdu: “Eşiniz Ayşe’yi ambulans aldı.” Ahmet donakaldı, duyduklarına inanamıyordu. Hatalarla ve kaçırılmış fırsatlarla dolu hayatı bir anda çökmüş, geriye sadece acı ve pişmanlık kalmıştı.
Bu düşünce, şimşek gibi çarptı Ahmet’in yüreğine. Yürüyüşünü durdurdu, ayaklarının altındaki zemin kayıyor gibiydi. “Nasıl bu kadar kör olabilirim?” diye düşündü acı bir tebessümle. Her şey o kadar açıktı ki, ama görmemişti. Evde onu bekleyen Ayşe, bir zamanlar sevdiği ama artık değer vermediği kadındı. Karşılaşmalarını hayal etti: her zamanki gibi soğuk bir “Geldin mi?” diyecek ve bakmadan mutfağa geçecekti. “Yemek yiyecek misin?” diye soracaktı, sesinde en ufak bir sıcaklık olmadan.
Eskiden Ayşe yemekleri özenle yapardı; börekler pişirir, tarifler toplar, kışlık turşular kurardı. Ama son yıllarda her şey değişmişti. Çocuklar geldiğinde onlar için hâlâ çabalıyor, Ahmet için ise en ufak bir özen göstermiyordu. Yemekleri tatsız tuzsuz olmuştu, sanki mecburiyetten yapıyormuş gibi. Sabrı tükenince Ahmet kendi patates kızartmasını yapar, mantı yoğurur, sessizce, hiç sitem etmeden. Ayşe yer ama asla teşekkür etmezdi. Bu kayıtsızlık onu öldürüyordu, ama kavga çıkmasın diye ses çıkarmıyordu.
Bir zamanlar Ayşe farklıydı. Şefkati, ilgisi, sıcak kucaklaşmaları ruhunu ısıtırdı. Ona sarılıp öylece kalabilir, sanki yüreğinin sıcaklığını paylaşırmış gibi. Ama o anlar çok geride kalmıştı. Şimdiki ilgisi mekanikti, nefret ettiği bir görev gibi. Ne zaman başlamıştı bu? Ahmet arkadaşlarıyla takılırken evde onu beklediği zamanlarda mı? Yoksa küçük oğulları doğduğunda onu hastaneden almayıp “arkadaşlarla kutlama yapıyorum” dediği günlerde mi? O zaman “Ne var yani, bayram işte!” diye düşünmüştü. Ama Ayşe’nin o acı dolu bakışını hâlâ hatırlıyordu.
Ayşe değişmişti. Sessizleşmiş, uzaklaşmıştı. Ahmet’in eleştirilerine alınıyor, odasına kapanıyor, sanki ondan kaçıyormuş gibi davranıyordu. Ahmet sinirleniyordu: “Yani doğruyu söyledim! Hakkım değil mi?” Ama Ayşe’nin sessizliği çığlıktan beter geliyordu. Çocuklar geldiğinde canlanıyor, koşturuyor, yemek yapıyor, gülümsüyordu. Ama Ahmet’le yine duvar gibiydi. “Kimi kandırıyor?” diye düşünüyordu. Hayat akıp gidiyor, evlilikleri boş bir formaliteye dönüşmüştü.
Ahmet çoktan gezmeyi bırakmıştı. Mühendis olarak iyi kazanıyordu, başka kadınlara bakmıyordu. Ama Ayşe için fark etmiyor gibiydi. O da en az Ahmet kadar kazanıyor, bağımsız, risk sever bir kadındı. Peki neden ayrılmıyordu? Çocuklar için mi? Onlar çoktan büyümüştü. Ahmet onu anlamıyordu. Bir zamanlar denemiş, sonra vazgeçmişti: “Böyle yaşamak istiyorsa bırak yaşasın.” Ama içinde hâlâ normal bir hayatın özlemi vardı; kapıda sevinçle karşılayan, ayrılırken hüzünle uğurlayan bir eşin… Artık olmayan o sevginin…
Ve şimdi şu düşünce: onu sevmiyordu. Belki de hiç sevmemişti. Ahmet düşündü, böyle akıllı, eğitimli bir kadın neden onu seçmişti acaba? Belki sırf zamanı gelmişti, Ahmet de uzun boylu, yakışıklı, pratik bir seçenekti. “Çocuklar güzel olsun diye seçti beni,” diye acı bir tebessümle geçirdi içinden.
Karanlık eve girdi, sessizlik beyninde çınlıyordu. “Nerede?” diye endişesi kabardı. Kapı çaldı. Komşusu, gözlerini kaçırarak dedi ki:
“Ahmet Bey, Ayşe Hanım’ı bir saat önce ambulans aldı…”
Sokaklarda koşuyordu, gözyaşları boğazını tıkıyordu. Hayatında ilk kez dua ediyordu:
“Allah’ım, onu alma benden! Nasıl yaşarım onsuz? Lütfen kurtar onu! Yaşarsa her şeyi düzelteceğim, yemin ederim! Camiiye gideceğim, türbelere… sadece kurtar onu!”
Ama Ayşe’yi bir daha canlı göremedi. Hastanede, ambulans daha yoldayken kalbinin durduğunu söylediler. Dünyası yıkılmıştı. Günlerce bir sis bulutunun içinde yaşadı. Çocukları, arkadaşları, akrabaları bir şeyler söylüyordu ama duymuyordu. Aklında tek bir cümle çınlıyordu: “Özür dilemedim.”
Şimdi Ahmet tek başına yaşıyor. Çocukları yanlarına çağırdı ama gitmedi. Yakındaki camiye sık sık uğruyor. Orada, tütsü kokusu ve sükunetin arasında, Ayşe’nin yanında olduğunu hissediyor. Duvarlar, sanki canlıymış gibi, acısını anlıyor. İbadet ederken, fısıldıyor: “Seni değer bilmediğim için affet beni.” Ama cevap yok, sadece sessizlik… Artık tek arkadaşı olan sessizlik…




