Gecenin sessizliğinde, İzmir’deki evimizde huzur vardı. Bense, Ayşe, akşam yemeğinden kalan bulaşıkları yıkıyordum. Kocam Mehmet, oğlumuz Emre’yle satranç oynuyor, küçük kızımız Elif de bebeklerini uyutmaya çalışıyordu. Derken kapı çaldı. Bu ses, bir aile dramının başlangıcı oldu. Annem, Gülten Hanım, öfkeyle içeri girdi ve her şeyi altüst eden suçlamalarla hayatımıza daldı. Onun “vicdan” ve “miras” kelimeleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor, adaletsizliğin acısı ise yüreğimi parçalıyor.
Mehmet’le göz göze geldik. Bu saatte misafir beklemiyorduk.
“Komşu olabilir mi?” diye mırıldandı Mehmet ve kapıya yöneldi.
Ama eşikte, sert bir ifadeyle duran annemdi.
“Anne? Ne oldu?” diye şaşkınlıkla sordum.
“Oldu işte, hem de nasıl!” diye kesip attı, kararlı adımlarla mutfağa yürüdü. “Kendin anlarsın diye bekledim, ama görüyorum ki anlamamışsın!”
“Ne hakkında?” İçimde büyüyen korkuyla sorarken sesim titredi.
“Vicdanın rahat mı?” diye pat diye sordu. “Paylaşmayı düşünmüyor musun?”
“Paylaşmak? Neyi? Anne, açıkça söyle!” Gözlerimi kısarak ona baktım.
Mehmet, konuşmanın sertleşeceğini anlamıştı, sessizce Emre’nin yanına döndü ve bizi yalnız bıraktı.
“Çay ister misin?” diye sordum, havayı yumuşatmaya çalışarak.
“Su ver!” diye homurdandı. Keskin tonu, kolay bir diyalog olmayacağına işaretti.
“Vicdanın sızlıyor mu?” diye tekrarladı, gözlerini iyice kısarak. “Ne zaman paylaşacaksın?”
“Anne, gerçekten anlamıyorum. Direkt söyle!” Sabrım tükeniyordu.
“Teyze Hülya’nın mirasını aldın, ama ailenle paylaşmıyorsun! Hepsi senin olsun mu istiyorsun?” Sonunda kozunu oynadı.
Donup kaldım. Dokuz ay önce, annemin kız kardeşi teyzem Hülya, bana miras olarak bir daire, yazlık ve birikimlerini bırakmıştı. Bu onun kararıydı, son yıllarında onunla ben ilgilendiğim için adil olduğunu düşünüyordum.
“Teyzem bana bıraktıysa, neden başkasıyla paylaşayım?” diye karşı çıktım.
“Aman Allahım!” diye öfkelendi annem. “Daire, yazlık, para—hepsi senin! Oysa ben onun kız kardeşiyim, yasal varisim! Evet, anlaşamıyorduk, ama bu her şeyin sana kalması gerektiği anlamına gelmez! Peki ya kız kardeşin Sibel? Ona hiçbir şey yok mu?”
“Anne, yasaya göre, sadece emekli olsaydın ve teyzenin bakımına muhtaç olsaydın hak iddia edebilirdin. Ama sen hâlâ çalışıyorsun! Sibel’in ise bu konuda hiçbir hakkı yok,” diye sakince cevapladım.
“Yani hepsini sen alacaksın, öyle mi?” Sesi öfkeden titriyordu.
“Neden olmasın? Üç yıl önce Sibel piyangodan beş yüz bin lira kazandığında, kimseyle paylaşmadı!” diye hatırlattım.
“Onu bunla karıştırma! Beş yüz bin lira ile mirasın arasında dağlar kadar fark var!” diye kestirip attı. Ayağa fırladı ve vedalaşmadan kapıyı çarpıp çıktı.
Mutfağın ortasında öylece kaldım. Sibel’le, küçük kız kardeşimle, hep farklıydık. Beş yaş büyüğüm, tıp fakültesini bitirdim, özel bir klinikte çocuk doktoru olarak çalışıyorum. Sibel ise liseden sonra hemen evlendi, iki oğlu oldu—Deniz ve Arda—ve hiç çalışmadı. Mehmet’le evlendikten sonra, onun ağabeyinin inşa ettiği eve yerleştik. Emre ve Elif doğduğunda, kayınvalidem Nuran Hanım, torunlarına bakmak için işinden ayrıldı ki ben eğitimimi tamamlayıp işe dönebileyim. Onun desteği olmasaydı baş edemezdik.
Annemse hep bana kolay geldiğini, Sibel’in ise hep şanssız olduğunu düşündü. Sibel, eşi ve çocuklarıyla evlerinde yaşıyordu ve tüm aile desteği ona gidiyordu. Teyze Hülya’nın mirası, annemin gözünde diken oldu. Bana paylaşmam gerektiğine içtenlikle inanıyor ve beni ikna etmek için baskı yapıyordu.
“Ayşe, Sibel’e yarısını vermen adil ve şerefli bir davranış olur,” diye tekrarlayıp duruyordu.
“Peki anne, senin ve babanın yaşadığı ev kime kalacak?” diye sordum.
“O Sibel’in hakkı, oraya göz dikme bile,” diye kestirip attı.
“Neden yarı yarıya değil?” diye isyan ettim.
“Çünkü senin zaten bir evin var!”
“O ev Mehmet’in! Peki bana ne kalacak?” Ona ulaşmaya çalışıyordum.
“Eksik neyin var ki? Evin var, çocukların büyüyor, kayınvaliden yardımcı oluyor. Daha ne istiyorsun?” Sözleri bıçak gibi saplanıyordu.
“Ama bunun hiçbiri sizin sayenizde değil! Ev Mehmet’in, çocuklara Nuran Hanım bakıyor. Peki ya sen? Hiç Deniz ya da Elif’le bir gün bile ilgilendin mi? Her şeyi kayınvalidem yaptı, bizim için işinden bile ayrıldı!” Duygularımı tutamıyordum.
“Seni biz büyüttük,” diye savundu kendini.
“Sibel’i de büyüttünüz, hâlâ ona yardım ediyorsunuz. Şimdi de bana kalanı elimden almak istiyorsunuz. Teyzem hastayken Sibel kaç kez yanına gitti? Hastaneye kim götürdü onu? Ben götürdüm, Sibel değil!” Sesim titriyordu.
“Peki ne yapacaksın?” diye sordu.
“Yazlığı Mehmet’le baban tadilat yapıyor. Yazın Nuran Hanım çocuklarla orada kalacak, biz de hafta sonları gideceğiz”Ama içimdeki yara hâlâ kanıyor, çünkü annemin adaletsizliği, sadece mirası değil, yüreğimi de bölmüştü.”




