Bahçeli Evdeki Şüphe Gölgesi
Ayşegül, İstanbul’un şirin bir banliyösündeki evinde oturmuş eski bir defteri karıştırıyordu. Komşusu Selma’nın numarasını arıyordu. Sonunda bulunca hemen aradı. “Selma, merhaba canım!” diye sıcak bir sesle konuştu. “Ben Ayşe, yazlıktan komşun. Bir şey soracaktım, turpları nasıl bu kadar güzel yetiştiriyorsun? Benimkiler hep cılız çıkıyor.” “Çok basit,” dedi Selma, yorgun bir tonla. “Tohumları bir gün suda bekletiyorum, sonra ekiyorum. Yakında geleceğim, ekeriz. Şu an şehirdeyim.” “Şehirde mi?” Ayşegül’ün sesi şaşkınlıktan titredi. “Peki o zaman Hakan yazlığa kiminle geldi?” Selma’nın nefesi kesildi, telefonu kapatıp bir taksi çağırdı ve soluğu yazlıkta aldı. Eve girdiğinde gördükleri karşısında donup kaldı.
Selma Hanım öfkeden küplere binmişti. Yüzü kıpkırmızıydı, gözleri şimşek çakıyordu. Eşi Hakan, o sırada işte olduğunu sandığı kişi, onu şimdi görseydi, sabah kendisini uğurlarken gömleğinin yakasını düzelten ve yanağına nazikçe bir öpücük konduran o sevecen Selma’sını tanıyamazdı. Ama Hakan hiçbir şeyin farkında değildi. Cuma akşamının keyfini çıkarıyordu: Selma’nın enfes yaptığı köfteler, ev yapımı turşular, bahçeden toplanan domatesler ve buzdolabından çıkan soğuk bir şişe… Ne de olsa yarın cumartesiydi. Hakan, başının üzerinde kopan fırtınadan habersizdi.
Her şey Ayşegül’ün o telefonuyla başlamıştı. Emekli olan Ayşegül, kızı, damadı ve torunlarıyla geniş bir evde yaşıyordu. Ama bahar gelir gelmez, yazlığa taşınıyor ve sonbahara kadar orada kalıyordu. Akrabaları sadece hafta sonları mangal yakmaya geliyor, hafta içindeyse Ayşegül televizyon karşısında yalnız vakit geçiriyordu. Bu yüzden yazlıkta en ufak bir hareket bile onun için heyecan demekti.
O sabah, saat on civarı, Ayşegül evinin önündeki merdivene çıktı ve etrafa bir göz attı. Tam o sırada komşu evin kapısı açıldı ve içeri bir araba girdi. Ayşegül markalardan anlamazdı ama o aracın Hakan’ın arabası olduğundan emindi. Ancak araba kapının önüne park etmek yerine, bahçenin arkasındaki ahududu çalılarının arkasına saklandı. “Anladım,” diye düşündü Ayşegül, gözlerini kısarak. “Kimse onu görmesin diye. Ne kurnazmış şu Hakan!”
Tam o sırada bir arkadaşının telefonu geldi ve arabadan çıkan iki kişiyi göremedi: bir erkek ve bir kadın. Ayşegül hemen aklında onu “metres” ilan etmişti. Merdivene geri döndüğünde gözlemeye devam etti. Yarım saat sonra sabrının karşılığını aldı: evden parlak yeşil bir eşofman giymiş genç bir kadın çıktı. Kollarını açarak, “Haklıymışsın, burunun keyfi!” dedi. Bu kesinlikle Selma değildi; yirmi yedi yaşlarında, uzun siyah saçlı, zarif bir kadındı. “Vay be Hakan!” diye iç geçirdi Ayşegül. “Neredeyse elli yaşında, böyle bir güzeli nereden bulmuş?” Kadın bir erkek sesiyle çağrılınca içeri girdi.
Ayşegül vakit kaybetmedi, hemen defterini aldı ve Selma’yı aradı. “Selma Hanım, merhaba canım!” diye yapmacık bir rahatlıkla başladı. “Ben Ayşe, yazlıktan. Bir şey soracaktım, turpları nasıl ekiyorsun? Seninkiler hep mükemmel oluyor.” “Özel bir şey yok,” diye cevapladı Selma. “Tohumları suda bekletip ekiyorum. Mayısta geleceğim.” “Şehirde misin?” Ayşegül dramatik bir sessizlik yaptı. “Peki Hakan yazlığa kimle geldi o zaman?” Selma’nın sesi titredi: “Ne zaman geldi?” “Bir buçuk saat önce. Arabasını da ahududuların arkasına sakladı—ben sadece çatısını görüyorum.” “Tamam Ayşe, sonra konuşuruz,” diyerek telefonu kapattı Selma.
Kanın şakaklarında attığını hissediyordu. Hemen eşini aradı: “Hakan, neredesin?” “İşteyim, niye?” diye rahat bir cevap verdi Hakan. “Şey, kaçta geleceğini merak ettim. Fazla gecikme olur mu?” “Her zamanki gibi, belki daha erken—ne de olsa cuma,” dedi Hakan neşeyle. Selma telefonu o kadar sıktı ki parmakları beyazlaştı. “Göreceğiz senin cumanı,” diye düşündü ve bir taksi çağırdı.
Yazlığa yol bir saatten kısa sürdü—sezon henüz başlamamıştı, trafik yoktu. Taksiye parasını verdikten sonra kararlı adımlarla eve yürüdü. Hakan’ın arabası gerçekten de ahududuların arkasında, beyaz gövdesi parlıyordu. Selma’nın kalbi küt küt atıyordu. Sessizce merdivenleri çıktı, kapıyı usulca açtı ve içeri girdi. Mutfak masasında peynir ve salam tabağı, turşular, domatesler ve açık bir kutu çikolata vardı. Yanında içilmeye başlanmış bir şişe şampanya ve iki kadeh. “Hakan bu şekilde iştahını açıyor ha,” diye acı bir tebessümle düşündü Selma. “Şimdi ona köfteleri göstereceğim!”
Yatak odasına daldığında donakaldı. Yatakta iki siluet vardı. Bir çığlık duyuldu ve Selma yorganı çekmeye çalıştı ama sıkıca tutuluyordu. “Selma, ne yapıyorsun?!” diye tanıdık bir ses duyuldu. Karşısında şaşkın şaşkın duran… Hakan’ın yeğeni, Murat’ın yanında ise Selma’nın hiç tanımadığı genç bir kız vardı. “Teyzeciğim, sen nasıl buraya geldin?!” diye kekeledi Murat, kızararak. “Taksiyle geldim,” dedi Selma keskin bir tonla. “Bu arada, burası benim yazlığım. Sen nasıl buradasın peki? Sorm”Murat, biraz mahcup bir ifadeyle, ‘Hakan amca izin verdi, siz gelene kadar birkaç gün arkadaşımla kalmak istedik,’ deyince, Selma’nın yüzündeki gerginlik yavaş yavaş yerini rahatlamış bir tebessüme bıraktı.”




