İki yıldır Gülşen Hanım, kızı Ayşe ile konuşmuyor. Geçen yıl, sebepsiz yere Ayşe, annesinin aramalarına cevap vermeyi bıraktı. Sakarya Nehri’nin kıyısındaki küçük bir kasabadaki evinin kilitlerini değiştirdi ve annesini artık evinde görmek istemediğini açıkça belirtti. Gülşen Hanım hâlâ bu kopuşu kabullenemiyor ve kızını her hatırladığında yüreği sızlıyor.
“İki yıldır iletişimimiz yok,” diyor Gülşen Hanım, sesi bastırılmış duygularla titriyor. “Ayşe kendi hayatını yaşıyor: sosyal medyada fotoğraflar paylaşıyor, arkadaşlarıyla görüşüyor. Ama bana ne bir telefon, ne bir mesaj… Artık olgun bir kadın, üç yaşında bir kızı ve eşi var, kendi evlerinde yaşıyorlar. Ben hep disiplinliydim—kendime karşı, başkalarına karşı, Ayşe’ye karşı da. Ebeveynin otoriter olması gerektiğine inanırım. İyi eğitim almasını, ev işlerine yardım etmesini, kendine çeki düzen vermesini istedim.”
Gülşen Hanım, kızı kendi ailesini kurduğunda bile ilkelerinden vazgeçmedi. Düzenli olarak Ayşe’yi ziyaret ediyordu, ama her görüşme bir çekişmeye dönüşüyordu. “Nasıl bu kadar dağınık yaşayabiliyorsun?” diye söylenirken, dolabındaki eşyaları düzenliyor, sanki Ayşe hâlâ on yaşındaymış gibi davranıyordu. Bulaşık bırakılmış tabakları gösteriyor, çocuğuna yeterince özen göstermediği için eleştiriyor ve kızının eşini de çekinmeden yargılıyordu: “Mehmet hiçbir işe yaramıyor, sürekli parasız!” Gülşen Hanım’a göre, gerçekleri söylemek ona düşerdi, bu acı da olsa.
Geçen yıl her şey değişti. “Her zamanki gibi Ayşe’yi aradım,” diye anlatıyor Gülşen Hanım, gözleri kırgınlıkla kararıyor. “Yeğenimin kızının dört yaşında okumaya başladığını söyledim. Ayşe birden parladı: ‘Neden çocukları kıyaslıyorsun?’ Şaşırdım—nasıl kıyaslamam, fark ortadayken? Bu, son konuşmamız oldu.” Kısa süre sonra, Ayşe’nin kilitleri değiştirdiğini ve evine gelmesini yasakladığını öğrendi. “Geçici bir kapris sandım,” diyor. “Kendine gelir, gelip özür diler diye düşündüm. Ama gelmedi.”
Aylar geçtikçe, kızının sessizliği daha da ağırlaştı. Temmuz sonunda Gülşen Hanım’ın doğum günüydü. Ayşe’den bir telefon bekledi, ama telefon hiç çalmadı. “Kendi annesini bile arayıp kutlamıyor!” diye iç çekiyor. Ertesi gün dayanamadı ve başka bir numaradan aradı. “Eğer benimle konuşmak istemiyorsan, evimi boşalt!” dedi, sesi öfkeyle titriyor.
Olay şu ki, altı yıl önce, Ayşe’nin düğününden önce, Gülşen Hanım evini kızının üzerine yapmıştı. “Mehmet’in kazancı çok azdı,” diye açıklıyor. “Genç aileye yardım etmek istedim, imkanım vardı. Ama şimdi bana sırtını döndüyse, gidip başka bir ev bulsun!” Ayşe’nin cevabı sert oldu: ev onun adına, tüm belgeler tamam, ve kimse onu çıkarmaya yetkili değil. “Bu onun evi, benim hiçbir şey talep etme hakkım yok,” diye öfkelendi Gülşen. “Adalet nerede?”
Gülşen Hanım doğru olanı yaptığına inanıyor. “Eğer bu kadar bağımsızsa, kanıtlasın!” diyor meydan okuyarak. “Annesinin değerini bilmiyorsa, yeni bir ev bulsun.” Ama içinde derin bir acı var. Ayşe’yi nasıl büyüttüğünü, ona güçlü olmayı öğrettiğini, kızıyla yakın bir ilişki hayal ettiğini hatırlıyor. “Sadece iyiliğini istedim,” diye fısıldıyor, gözleri doluyor. “Neden beni reddetti?”
Ayşe ise sessizliğini koruyor. Belki annesinin sürekli eleştirileri ve müdahaleleri onu yormuştu. Belki de ailesini, baskı olarak gördüğü müdahalelerden korumak istedi. Ama Gülşen Hanım böyle bir sonucu kabullenmeye hazır değil. Kızının ilk adımı atmasını bekliyor, ama her geçen gün umudu, Sakarya’nın üzerindeki sabah sisi gibi dağılıyor.




