Hatırladığı kadarıyla, Ayşe hep Türkiye’den ayrılıp Yunanistan’a gitmeyi hayal etmişti. Eski Atina sokaklarında dolaşmayı, Santorini’de beyaz badanalı evlerin üzerine düşen turuncu gün batımını izlemeyi düşlerdi. Bu yolculuk, Sakarya’nın küçük bir kasabasındaki sıradan hayatından kaçış, yılların emeğinin ödülü olacaktı. Ama ne zaman bu seyahatten bahsetse, eşi Mehmet bir bahane bulup hayalini ertelerdi.
“Gelecek yaz, Ayşe, söz veriyorum gideceğiz,” diyordu yıllarca, bu sözler boş bir nakarat gibi çınlıyordu kulaklarında. “Önce evin tadilatı bitsin, araba kredisi bitsin, biraz daha para biriktirelim.” Başlarda ona inanmıştı. Evlendiklerinden beri bu hayalini paylaşmıştı Mehmet’le, o da birlikte gideceklerine dair söz vermişti. Ayşe kenara para koymaya başladı, her kuruşunu biriktirerek, bir gün Yunan topraklarına ayak basacakları umuduyla bekledi. Ama yıllar geçti ve “gelecek yaz” sonsuz bir bahane oldu. Ya işler çok yoğundu, ya buzdolabı bozulmuştu, ya da biriktirdikleri yetmiyordu. Ayşe kendini teselli ediyordu: Bu geçiciydi, mutlaka gideceklerdi.
Altmışına geldiğinde, lüks bir iki haftalık tatil için yeni yeterli parası vardı: business class biletler, deniz manzaralı oteller, tarihi yerleri keşfedecek turlar. Yine seyahatten bahsetti, gözleri heyecanla parladı. Ama Mehmet telefon ekranından başını kaldırmadan güldü: “Yunanistan mı? Bu yaşta? Ne işin var orada? Eski mayonla yıkıntıların arasında mı gezeceksin? Artık genç kız değilsin, Ayşe.” Sözleri bir kamçı gibi yüzüne çarptı. Ayşe boğazına düğümlenen acıyla nefes alamadı. Tüm bekleyişler, umutlar ve bu hayali paylaştığına inanma yıllarından sonra anladı: Mehmet onun isteğini hiç umut etmemişti. Ona göre bu, aptalca bir hayal, ne zaman ne de parayı hak eden bir şeydi.
O anda içinde bir şey kırıldı. Sabrın, ödünlerin, umutların yılları, dalgaların altında ezilen bir kum kalesi gibi dağıldı. Ertesi gün, Mehmet işteyken, Ayşe bir karar verdi. Tek başına bir Yunanistan seyahati ayarladı – iki hafta, sadece kendine. Artık beklemenin, izin istemenin sonuydu. Bavulunu topladı, bir not bıraktı: “Balık tutmaya gidiyorum Mehmet. Faturası senin olsun,” ve havalimanına gitti.
Ayşe Atina’da uçaktan inerken omuzlarından koca bir yük düşmüş gibi hissetti. Okaliptus kokulu sıcak havayı içine çekti ve yıllar sonra ilk kez özgür olduğunu hissetti. Akropolis’te dolaşırken, Santorini’nin beyaz kayalıklarına bakarken anladı: çok uzun zamandır kendi hayatını başkalarının öncelikleri için erteliyordu. Ve evet, o eski mayoyu giydi – gururla, başkalarının bakışlarını umursamadan. Bu, onun anıydı, onun hayatıydı.
Bir akşam Santorini’de, deniz manzaralı bir restoranda yemek yerken Selim’le tanıştı. Konuştular, güldüler, hikâyeler paylaştılar. Ayşe birden fark etti ki bu duyguyu çok özlemişti – görülmek, duyulmak. Selim için o “çok yaşlı” değildi – hayat dolu, yeni ufuklara açılmaya hazır bir kadındı. Yolculuğun kalanını birlikte geçirdiler, Mykonos’un dar sokaklarını keşfettiler, yerel şarapları tattılar ve Ayşe’nin ömürü boyunca saklayacağı anılar biriktirdiler.
Eve döndüğünde Mehmet’in gitmiş olduğunu gördü. Bir not bırakmıştı: “Kardeşimin yanına taşındım.” Ama Ayşe’ın içinde acı ya da yalnızlık korkusu yerine bir rahatlama vardı. Artık onun hayallerini, mutluluğunu hiç umursamayan birini beklemek zorunda değildi. Aylar geçtikçe Selim’le yazışmaya devam etti ve kalbi yeni maceraların heyecanıyla çarpıyordu. Uzun yıllar sonra ilk kez, başka birinin onun isteklerini yerine getirmesini beklemiyordu – kendi hayallerini yaşıyordu.
Ayşe balkonda oturmuş, pencereO eski hayatı geride bıraktığı her an, yepyeni bir dünyanın kapılarını araladığını hissediyordu.




