İki yıldır Gülşen Hanım, kızı Leyla ile konuşmuyor. Bir yıl önce, sebepsiz yere Leyla, annesinin aramalarına cevap vermeyi bıraktı. Eskişehir’deki evinin kilidini değiştirdi ve annesini bir daha görmek istemediğini açıkça belirtti. Gülşen Hanım hâlâ bu kopuşu kabullenemiyor, kızını her hatırladığında yüreği sızlıyor.
“İki yıldır tek kelime etmedi,” diye iç çeker Gülşen Hanım, sesi tuttuğu hıçkırıklarla titriyor. “Leyla kendi hayatını yaşıyor: sosyal medyada fotoğraf paylaşıyor, arkadaşlarıyla görüşüyor. Ama bana ne bir mesaj, ne bir telefon. Artık büyük bir kadın, üç yaşında bir kızı, bir de kocası var, kendi evlerinde oturuyorlar. Ben hep disiplinliydim—kendime, başkalarına, Leyla’ya da. Bir ebeveynin titiz olması gerektiğine inanırım. Derslerine çalışsın, ev işlerine yardım etsin, kendine iyi baksın istedim.”
Leyla evlenip kendi ailesini kurduğunda bile Gülşen Hanım prensiplerinden vazgeçmedi. Kızını düzenli ziyaret ediyordu ama her görüşme bir çekişmeye dönüşüyordu. “Bu dağınıklık içinde nasıl yaşanır?” diye söylenir, dolap içindeki eşyaları yeniden düzenler, sanki Leyla hâlâ on yaşındaymış gibi. Bulaşık yığınlarına bakıp iç geçirir, torununa gösterdiği ilgisizliği yüzüne vurur, damadını ise hiç çekinmeden eleştirirdi: “Ali hiçbir işe yaramıyor, sürekli cebinde beş kuruş yok!” Gülşen Hanım’a göre, gerçekleri söylemekti görevi, acı da olsa.
Bir yıl önce her şey değişti. “Leyla’yı her zamanki gibi aradım,” diye anlatır Gülşen Hanım, gözleri öfkeden kararıyor. “Yeğenimin kızının dört yaşında okumaya başladığını söyledim. Birden parladı: ‘Niye çocukları kıyaslıyorsun?’ Şaşırdım—fark ortadayken niye kıyaslamayayım? O gün son konuşmamız oldu.” Kısa süre sonra Leyla’nın kilitleri değiştirdiğini ve evine gelmesini yasakladığını öğrendi. “Geçici bir kapris zannettim,” der. “Kendine gelip özür dileyeceğini düşündüm. Ama gelmedi.”
Aylar geçtikçe kızının sessizliği daha da ağırlaştı. Temmuz sonunda Gülşen Hanım’ın doğum günüydü. Leyla’nın arayacağını umdu ama telefon suskundu. “Kendi annesini bile arayıp kutlamadı!” diye söylenir acıyla. Ertesi gün dayanamayıp farklı bir numaradan aradı. “Eğer konuşmak istemiyorsan, evimi boşalt!” diye çıkıştı, sesi öfkeden titriyor.
Olay şuydu: Altı yıl önce, Leyla’nın düğününden önce Gülşen Hanım, evinin tapusunu kızının üstüne yapmıştı. “Ali, kocası, cebinde metelik olmayan biriydi,” diye açıklar. “Yeni ailelerine destek olmak istedim, imkanım vardı. Ama şimdi bana sırtını döndüğüne göre, gidip kendine başka bir ev bulsun!” Leyla’nın cevabı sert oldu: Ev onun adına kayıtlı, belgeler tamam, kimse onu çıkaramazdı. “Burası benim evim, bana bir şey dayatamazsın, dedi,” diye öfkelenir Gülşen. “Adalet bu mu?”
Gülşen Hanım, doğru olanı yaptığına inanıyor. “Bu kadar özgürse, kanıtlasın!” diye meydan okur. “Annesinin kıymetini bilmiyorsa, gitsin kendine yeni bir yuva bulsun.” Ama içinde derin bir acı var. Leyla’yı büyüttüğü günleri, ona güçlü olmayı öğrettiği zamanları, kızıyla yakın olmayı hayal ettiği anları düşünüyor. “Sadece iyiliğini istedim,” diye fısıldar, gözleri buğulanır. “Niye reddetti beni?”
Leyla ise suskunluğunu koruyor. Belki annesinin sürekli eleştirilerinden yoruldu, belki de ailesini müdahale olarak gördüğü baskıdan korumak istedi. Ama Gülşen Hanım böyle bir sonucu kabullenmeye hazır değil. Kızının ilk adımı atmasını bekliyor, fakat her geçen gün umudu, Porsuk Çayı’nın üzerindeki sabah sisi gibi dağılıyor.




