**Yemek Cehennemi: Kaynana Savaşları**
Sakarya Nehri’nin kıyısındaki küçük bir kasabada yaşamım, beni beceriksiz bir ev kadını olarak gören kaynanam yüzünden kâbusa döndü. Yemek yapış şeklimle ilgili bitmek bilmeyen eleştirileri canıma tak etti. Her gelişi yeni bir kavga, yeni bir azar demek, bu da beni iyice yıpratıyor. Artık dayanacak sabrım kalmadı, öfkem ailemizdeki huzuru paramparça edecek noktaya geldi.
Kaynanam, Müjgan Hanım, yemek yapamadığımı her fırsatta yüzüme vuruyor. En çok da yemeği iki gün peş peşe yaptığıma takıyor. “Oğlum aynı yemeği iki gün üst üste mi yiyecek? Her gün taze yemek yapmak bu kadar zor mu?” diye tepeden bakarak soruyor. Müjgan Hanım profesyonel bir aşçı, yemekleri tam bir şaheser. Ben ise yemek yapmayı sevmiyorum. Benim için önemli olan, yemeğin basit, yenilebilir ve vaktimi almaması. Eğer bunlara uyuyorsa, ben mutluyum.
Hafta içi genelde sade yemekler yaparım: mercimek çorbası, etli nohut, makarna… Kocam, Emre, şikayet etmez, ona göre her şey yolunda. Ama hafta sonları o mutfağa geçip özenle yemek yapar. Bu iş yarım gününü alır, sonrasında da bulaşıklar, yağ içindeki ocak ve yerler kalır. Hobi olarak yapmasına bir şey demem ama işten sonra her gün bir şef gibi çalışacak halim yok. Emre bunu anlıyor ama kaynanam asla.
Her gelişi bir denetim gibi. Buzdolabını açıp burun kıvırıyor: “Bu ne, dünkü çorba mı? Sabah kahvaltıdan sonra eti çözmek, akşama yemek hazırlamak bu kadar mı zor? Çok zaman almaz ki!” Laf ağzında gevelemek kolay ama ofisten çıkınca tek istediğim koltuğa yığılıp uyumak. Emre halimi anlıyor, her gün taze yemek beklemiyor ama Müjgan Hanım’a anlat desen, duvara anlatmak daha kolay.
Geçenlerde oğlumuz Ali doğdu. Hayat daha da zorlaştı. Bebek geceleri hiç uyumuyor, ben de yorgunluktan ayakta zor duruyorum. Bazen yemek bile yapamıyoruz, Emre’ye hazır köfte ısmarlamak zorunda kalıyorum. Kaynanam buzdolabında dünkü makarnayı ya da sucuklu yumurtayı görünce çıldırıyor: “Oğlumun midesi bu yüzden mahvolacak! Susuyor ama içi içini yiyordur!” Sözleri yüreğimi dağlıyor. Neden geliyor ki? Beni aşağılamak ve sinirlerimi altüst etmek için mi?
Bir kez olsun “Yorulmuşsundur, ben yardım edeyim” demedi. Geçen hafta Ali’nin dişleri çıkıyordu, bir hafta boyunca uyumadım, onu sallayarak avuttum. Tam o günlerden birinde Müjgan Hanım geldi. Kapıyı çalmadan mutfağa yöneldi, buzdolabını açıp iki günlük pilav tenceresini kokladı. “Bu pilav kaç günlük?” diye tiksintiyle sordu. “Bilmiyorum, Emre yaptı” diye cevapladım yorgunlukla. “Tabii ya! Açlıktan ölmesin diye mecbur kalıyor! Sen evde oturup bir tane yemek bile yapamıyorsun! Benim kocam hayatında ocak başına geçmedi!”
İçimde kaynamaya başladığını hissettim. Sözleri haksızlıkla doluydu, en hassas yerlerime dokunuyordu. Kötü bir anne, kötü bir eş, beceriksiz bir kadındım. Gözlerim doldu ama kendimi tuttum. Akşam Emre’ye ültimatom verdim: “Ya anneni daha az gelmesi için ikna edersin ya da bir daha kapıyı açmam. Daha fazla dayanamayacağım!” Sesim titriyordu, bir gün kaynanama ağzıma geleni söyleyeceğim diye korkuyordum.
Her gece uyuyamadan kaynanamın sözlerini düşünüyorum. Evliliğimizin ilk zamanlarında onu memnun etmek için nasıl çabaladığımı hatırlıyorum, eleştirilerine gülümseyerek katlandığımı… Ama bana olan nefreti giderek arttı. Kendimi bir uçurumun kenarında hissediyorum. Eğer Emre beni koruyamazsa, evliliğimiz çökecek. Müjgan Hanım’la savaşmak istemiyorum ama artık tahammülüm kalmadı. Umarım oğlunu dinler ve beni rahat bırakır. Yoksa yıllardır biriken öfkem bir gün patlayacak ve geri dönüş olmayacak.
Sessiz evimizde uyuyan Ali’ye bakıp düşünüyorum: Neden ben? İyi bir eş, iyi bir anne olmak istedim ama kaynanam hayatımı bir savaş alanına çevirdi. Sözleri bıçak gibi saplıyor, her gelişi yeni bir yara. Bir gün bizim hayatımıza karışmayı bırakacağı günü dört gözle bekliyorum ama korkuyorum, o gün hiç gelmeyecek. Daha ne kadar dayanabilirim? Yoksa evliliğim ve sabrım, onun bitmek bilmeyen memnuniyetsizliği karşısında bir iplik gibi kopacak mı?




