Göz Göze: Kayıtsızlığın Bedeli
Sakarya Nehri’nin kıyısındaki şirin bir kasabada, Selma Hanım yıllarca mükemmel bir anne ve kaynana olmaya çalıştı. Oğlu ve gelini için zamanını, emeğini ve parasını seve seve feda etti. Ama onların kayıtsızlığı ve nankörlüğü kalbini kırdı. Gelininin umutsuzca yardım istemesi üzerine, Selma ilk kez “hayır” dedi. Artık aynı karşılığı verme zamanıydı. Acaba bu intikam adil miydi, yoksa aile bağlarının sonunun başlangıcı mı?
Geçenlerde gelini Defne’nin telefonu çaldı. Zayıf bir sesle, “Selma Teyze, lütfen gelin! Yüksek ateşim var, boğazım şiş, çok kötüyüm. Küçük Elif’le ilgilenir misiniz?” diye yalvardı. Selma, şehirdeki evinde otururken soğuk bir tavırla, “Üzgünüm Defne, şu an köydeyim, geri dönmeyi düşünmüyorum,” dedi. Telefonu kapattığında içinde öfke ve buruk bir tatmin hissi vardı.
Komşusu Ayşe’ye olanları anlattığında, kadın şaşkınlıkla ellerini çırptı: “Selma, ne yapıyorsun sen? Şehirdesin işte, köyde değil! Defne gerçekten hasta, bebek daha üç aylık! Nasıl böyle davranırsın?” Selma kaşlarını çattı: “Torunum evet, üç aylık. Ama Defne bunu hak etti. Beş yıldır onunla iyi geçinmeye çalıştım. Düğünlerine büyük bir maddi destek verdim, evlerini döşedim, tadilat yaptırdım. Peki bir kez olsun teşekkür ettiler mi? Ah, hayır! Tek düşündükleri marka kıyafetler, yeni telefonlar ve lüks tatiller!”
Acıyla devam etti: “Defne hamileyken en iyi doktorlara götürdüm, kendi elimle tahlillerini hastaneye yetiştirdim. Doğumdan sonra yemek götürdüm, eve dönecekleri gün her yeri pırıl pırıl temizledim. Peki karşılığında ne aldım? Hiçbir şey! Sanki benim görevimmiş gibi davrandılar.” Ayşe iç çekti: “Selma, çocuklar genelde öyle davranır. Ebeveynlerinin yardım etmesini doğal karşılarlar.” Ama Selma başını salladı: “Doğal mı? Ben yardım istediğimde ise sırtlarını döndüler!”
Tek bir kez oğlu Emre’den yardım istemişti. Kız kardeşini ziyaret ettiği komşu şehirden ağır çantalarıyla dönüyordu. “Emreciğim, beni istasyondan alır mısın?” diye rica etti. Emre kabul etti, ama bir saat sonra Defne aradı: “Selma Teyze, taksi çağırın. Emre işten izin alması gerekecek, bu da sorun olur. Sabahın köründe uyanacak, yorgun düşecek.” Selma öfkeden nefesi kesildi. “Çocuk hastaneye götürülürken vakit buldular da, benim için mi bulamadılar?” diye yakındı Ayşe’ye.
“Defne haklı, işten izin almak kolay değil,” diye yatıştırmaya çalıştı komşusu. Ama Selma’nın canı sıkkındı: “Alabilirdi! Nadiren bir şey isterim, hâlâ beni alıp almadığını bile sormadılar. Çantalar öyle ağırdı ki, taşıyamadım. Şansıma trendeki yolcular yardım etti, sonra hamal tuttum. Taksi şoförü, tanımadığım biri, çantaları eve kadar taşıdı! Ama kendi oğlum ve gelinim beni yalnız bıraktı!” Gözleri doldu, ancak sesi kararlıydı: “İşte o an dedim ki, artık yeter. Bir daha yardım etmeyeceğim.”
Ayşe başını salladı: “Ama küçük Elif’in ne suçu var?” Selma bir an vicdan azabı hissetti, ama öfkesi daha ağırdı. “İyice şımardılar, Ayşe. Ben onların hizmetçisi miyim, karşılıksız mı?” diye homurdandı. “Adil değil! Şimdi nasıl bir his olduğunu anlasınlar.” Oğluyla gurur duyduğu günleri, geliniyle sıcak bir ilişki kurma hayallerini düşündü. Ama her adımı soğuklukla karşılanmış, iyilikleri doğal karşılanmıştı. Artık kararını vermişti: Eğer değerini bilmiyorlarsa, o da aynısını yapacaktı.
Her gece öfke ve özlem arasında uyuyamadan yatıyordu. Küçük Elif’i hayal ediyor, Defne’nin ateşler içinde kıvrandığını düşünüyordu. Kalbi sıkışıyor, ama Emre ve Defne’nin ihaneti merhametini bastırıyordu. “Kendileri seçti bu yolu,” diye fısıldadı karanlığa. Ama yanaklarından süzülen yaşları durduramadı. Biliyordu ki bu karar, belki de oğlu ve torunuyla olan bağını koparacaktı. Ama geri dönüş yoktu. “Adalet yerini bulmalı,” diye tekrarladı. Oysa içindeki o boşluk, belki de bu adaletin onu yalnız bırakacağından korktuğunu fısıldıyordu.
Pencereden karlı sokaklara bakarken, doğru mu yapıyordu diye düşündü. Kalbi, nankörlük edenlere ders verme arzusuyla onları sonsuza kadar kaybetme korkusu arasında parçalanıyordu. Elif’in doğumundaki sevincini, torununu büyütme hayallerini hatırladı. Ama oğlu ve geleninin umursamazlığı bu neşeyi öldürmüştü. Şimdi onlardan bir adım bekliyordu. Ama telefon sessizdi. “Haklı mıyım?” diye sordu kendine. Cevap yoktu…




