Eski günlerde, Sakarya Nehri’nin kıyısındaki küçük bir kasabada, kaynvalidemin sürekli eleştirileri yüzünden hayatım bir kabusa dönüşmüştü. Beni beceriksiz bir ev kadını olarak görmesi, yemek yapma şeklimle ilgili sürekli sızlanmaları, içimi kemiriyordu. Her gelişi yeni bir kavga, yeni bir azar demekti. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı ve öfkem, ailemizdeki kırılgan barışı tehdit edecek kadar büyümüştü.
Kaynvalidem, Neşe Hanım, benim yemek yapamadığımı hiç unutturmuyordu. Özellikle yemeği birkaç günlük yapmam onu çileden çıkarıyordu. “Oğlum neden üç gün aynı yemeği yesin? Her gün taze yemek yapmak bu kadar mı zor?” diye küçümseyerek sorardı. Neşe Hanım profesyonel bir aşçıydı, yemekleri harikuladeydi. Ben ise mutfağı sevmezdim. Yemeğin basit, yenebilir ve zaman almaması yeterliydi. Bana göre bu kadarı kâfiydi.
Hafta içi basit yemekler yapardım: mercimek çorbası, pilav, etli sebze yemeği, makarna. Kocam, Emre, asla şikâyet etmezdi, ona göre her şey yolundaydı. Hafta sonları ise o mutfağa geçer, saatler süren lezzetli yemekler yapardı. Sonrasında bulaşık dağları, yağ içinde kalmış ocak, etrafa saçılmış malzemeler kalırdı. Onun bu hobilere saygım vardı, ama işten çıkınca her gün mutfakta saatler harcayacak halim olmazdı. Emre bunu anlıyordu, ama kaynvalidem asla anlamak istemiyordu.
Her gelişi bir denetim gibiydi. Buzdolabını açar, burun kıvırırdı: “Bu ne, dünün çorbası mı? Sabah eti çözdürüp akşam taze yemek yapmak bu kadar mı zor? Hiç de uzun sürmez ki!” Söylemesi kolaydı tabii, ama ofisten çıkınca tek istediğim kanepeye yığılıp gözlerimi kapatmaktı. Emre bana anlayış gösterir, her gün taze yemek beklemezdi. Ama Neşe Hanım’ın anlayış diye bir derdi yoktu.
Geçenlerde oğlumuz Yiğit dünyaya geldi. Hayat daha da zorlaştı. Bebek geceleri uyumuyor, ben bitkin düşüyordum. Bazen yemek yapmaya bile vaktim olmuyor, Emre kendine mantı kaynatıyordu. Kaynvalidem buzdolabında dünün makarnasını veya sucuğu görünce çıldırıyordu: “Oğlumun midesi bu yüzden mahvolacak! Sadece seni üzmemek için sesini çıkarmıyor!” Onun sözleri yüreğime bıçak gibi saplanıyordu. Neye geliyordu ki? Beni aşağılamak, sinirlerimi alt üst etmek için mi?
Bir kez olsun yardım etmeyi teklif etmemişti, üstelik ne kadar yorgun olduğumu görüyordu. Yiğit’in dişleri çıkarken bir hafta boyunca uyuyamamış, onu kucağımda sallamaktan bitap düşmüştüm. Tam böyle bir gün, Neşe Hanım geldi. Kapıyı çalmadan mutfağa yöneldi, buzdolabını açıp bulgur pilavını kokladı. “Bu ne zamandan kalma?” diye iğrenerek sordu. “Bilmiyorum, Emre yaptı,” diye cevapladım yorgun bir sesle. “Tabii ya! Açlıktan ölmesin diye mecburen kendisi yapıyor, öyle mi?” diye bağırdı. “Sabah akşam senin için çalışıyor, sen evde oturuyorsun, bir de yemek yapamıyorsun! Benim kocam hiç mutfağa girmezdi!”
İçimde bir şeyler kaynamaya başladı. Söyledikleri haksızlıktı, en hassas yerlerime dokunuyorlardı. Kötü bir anne, kötü bir eş, beceriksiz bir kadındım. Gözlerim doldu, ama kendimi tuttum. Akşam Emre’ye bir ültimatom verdim: “Ya anneni bu sık gelmelerden vazgeçirirsin, ya da bir daha kapıyı açmam. Daha fazla dayanamıyorum!” Sesim titriyordu. Kaynvalideme öyle şeyler söyleyecekBir gün, daha fazla dayanamayıp kapıyı yüzüne kapattığımda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.




