Geç Duyulan Bir Haber ve Aile Fırtınası
Küçük bir Sakarya nehri kenarındaki kasabada, bir anne ile oğlu arasındaki bağları koparan bir aile dramı yaşandı. Yaşlı bir kadın olan Ayşe Hanım, akrabalarının anlayışsızlığı ve öfkesiyle karşılaştı, çünkü düşünülmesi bile zor bir karar vermişti. Kırk dört yaşında beklenmedik bir hamilelik yaşaması, yalnızca onun için değil, aynı zamanda oğluyla arasının açılmasına da sebep oldu. Şimdi, kucağındaki bebeği sallarken, içinde kırgınlık ve ihanet bulunan bu sevginin yeniden birleşip birleşemeyeceğini düşünüyordu.
“Ayşe Hanım!” diye bağırdı Selma, tüm evin içinde yankılanan bir sesle. “Kaç kere söyledim, kaşıklar sağ çekmeceye, çatallar sola!” Ayşe, şaşkınlıkla mutfak masasının başında durmuş, mırıldandı: “Affetsene Selmacığım, bilerek yapmadım, dikkat etmedim. O kadar önemli değil ya…” Selma birden parladı: “Bu benim evim ve her şey benim istediğim gibi olacak!” Öfkeden titreyen sesiyle gözleri ateş saçıyordu. Ayşe, gelinine hem şaşkınlık hem de acıyla baktı. “Selma, ne oldu sana? Eğer geldiğime kızdıysan, merak etme, birkaç günlüğüne geldim,” diye fısıldadı, ama Selma sadece arkasını döndü.
Ayşe, eskiden geliniyle çok iyi anlaşırdı. Oğlu Mehmet, Selma’yı ilk eve getirdiğinde, Ayşe onu hemen kabul etmişti. Komşu köyden gelen bu genç kız, samimi, iyi yürekli ve güler yüzlüydü. Üniversitede tanışmışlardı: Mehmet mühendislik, Selma ise muhasebe okuyordu. Ayşe, oğluyla gurur duyuyordu—zeki, azimli bir gençti, üçüncü sınıftan itibaren yerel bir fabrikada çalışmaya başlamış, mezun olduktan sonra da şehirde kalmaya karar vermişti. Ailesi ona destek olup küçük bir daire aldı. Kısa süre sonra Mehmet ve Selma birlikte yaşamaya başladılar, mezun olduklarında da evlendiler. Artık çalışıyor, hayatlarını kuruyorlardı, Ayşe de karışmamaya özen gösteriyor, sadece ara sıra ziyarete geliyordu. Selma’nın ona köyde sevinçle açtığı börek sofraları ise artık uzak bir hatıraya dönüşmüştü.
Fakat bu kez Selma değişmişti—sinirli, sert biri olmuştu. Ayşe ne olduğunu anlayamıyordu. Gelini biraz sakinleşince, cesaretini toplayıp sordu: “Selmacığım, seni bu kadar üzen ne? Mehmet’le kavga mı ettiniz?” Selma gözlerini yere indirdi: “Affedin beni Ayşe Hanım, kontrolümü kaybettim. Yine test negatif çıktı. Bir çocuk istiyorum ama olmuyor… Mehmet bir oğul hayal ediyor, ya başka birine giderse? Onu çok seviyorum!” Sesi titredi, yanaklarından yaşlar süzüldü. Ayşe, gelinine sarılarak onu teselli etmeye çalıştı: “Henüz üç yıllık evlisiniz Selmacığım. Zamanı gelince her şey olacak.”
Ama Selma’nın sözleri, Ayşe’yi duraksattı. Kendi gelme sebebini söylemekten utanıyordu. Kırk dört yaşında hamile olduğunu öğrenmişti—bu haber, hayatını alt üst etmişti. Kocası Ali ise çok mutluydu, ama o korku ve umut arasında gidip geliyordu. Bu yaşta çocuk mu doğuracaktı? İnsanlar dalga geçer, deli olduğunu düşünürlerdi. Torun bekliyordu, yeni bir çocuk değil! Ayşe, şehre kontrol için gelmişti, ama Selma’nın acısı, sırrını daha da ağırlaştırıyordu. Gelini ağlarken, kendi sevincini nasıl açıklayabilirdi?
Yine de konuşmaya karar verdi: “Selmacığım, çocuklar Allah’ın bir lütfudur. Ben ve Ali liseden beri beraberiz. On yedi yaşında, Mehmet’e hamile olduğumu öğrendim. Ailemiz karşı çıktı ama evlendik ve yirmi altı yıldır birlikteyiz. Zor günler de oldu, ama bizi ayırmadılar. Mehmet üniversiteye gidince biz yalnız kaldık, artık kendimiz için yaşayacağımızı düşünüyordum. Ama Ali… başka biriyle görüşmeye başladı. İş arkadaşından öğrendim, boşanmayı düşündüm, ama tam o sırada hamile olduğumu anladım. Ali hemen o kadından vazgeçti, eski günlerdeki gibi şefkatli biri oldu. Şimdi anneliğe farklı bir gözle bakıyorum—on yedi yaşındaki çocukluğumuz gibi değil. Siz de bir gün çocuk sahibi olacaksınız, sabredin.” Selma ona şaşkınlıkla baktı: “Siz mi doğuracaksınız?” Ayşe gülümsedi: “Evet, bu Allah’ın bir lütfu.”
Kontrolleri tamamlayıp eve döndü, ama o akşam Mehmet aradı. Öfkeden titreyen bir sesle bağırdı: “Anne, aklını mı kaçırdın? Bu yaşta çocuk mu doğuracaksın?” Ayşe donup kaldı. Oğlunun, gurur duyduğu Mehmet’in, ona böyle öfkeleneceğini hiç düşünmemişti. “Mehmet, bu bizim hayatımız,” diye açıklamaya çalıştı, ama oğlu telefonu yüzüne kapattı. Ayşe ağladı, kalbinin sıkıştığını hissetti. Sonradan öğrendi ki, Selma, Mehmet’i ona karşı kışkırtmış, ona kin ve alay yağdırmıştı.
Mehmet, artık ailesiyle konuşmuyordu. Ayşe ve Ali, yeni doğan oğullarının bakımıyla meşguldüler, ama büyük oğullarının yarattığı kırgınlık yüreklerine oturmuştu. Barışacaklarına dair umutlarını kaybetmişlerdi, ta ki bir gün Mehmet kapılarını çalana kadar. Eşikte başı öne eğik duruyordu: “Anne, baba, beni affedin. Size kırıldığım içinMehmet’in gözleri dolmuştu, ama bu kez pişmanlıktan, çünkü gerçek sevginin koşulsuz olduğunu ancak şimdi anlayabilmişti.




