Çoktan zihnimde en gerekli eşyaları toplayıp kocamdan ve onun ailesinden kaçmak için hazırlık yapmıştım. Ömürümü onların keçilerine, ineklerine ve bitmeyen tarlalarına adamayı düşünmüyorum. Mehmet’le evlendiğimde, çiftliklerinde bedavaya çalışacak bir işçi olmayı kabul ettiğimi sanıyorlar. Ama ben öyle düşünmüyorum. Bu benim hayatım değil, ve oğlumun bu bataklıkta büyümesini istemiyorum; tek eğlencesi inek Şeker’in ne kadar süt verdiğini tartışmak olan bir yerde.
Evlendikten sonra buraya ilk geldiğimde her şey o kadar da kötü görünmüyordu. Mehmet ilgiliydi, kayınvalidem Sevim Hanım ve kayınpederim de iyi niyetli görünüyordu. Köy, manzaralıydı: yemyeşil tarlalar, temiz hava, sessizlik. Alışabileceğimi bile düşünmüştüm. Ama gerçek çok çabuk yüzüme vurdu. Taşındıktan bir hafta sonra Sevim Hanım beni bir kova vererek keçileri sağmaya yolladı. “Artık bizdensin, Ayşe, yardım etmen lazım!” diyerek gülümsedi, hâlâ o gülümsemenin tüylerimi diken diken ettiğini hatırlıyorum. Hayatında dizüstü bilgisayardan daha ağır bir şey taşımamış şehirli bir kadın olarak, bir akşamda keçi sağmayı öğrenmem gerekiyordu. İlk uyarı işte buydu.
Mehmet’in beni savunmaya hiç niyeti yoktu. “Annem haklı, köyde herkes çalışır,” dedi, itiraz etmeye kalkıştığımda. O günden sonra yeni hayatım başladı: sabah beş saatte kalkmak, hayvanları beslemek, tarlalarda ot yolmak, evi temizlemek, bütün aile için yemek yapmak. Bir eş değil, hizmetçi gibi hissediyordum. Bir gün izin istemeye cesaret ettiğimde Sevim Hanım gözlerini devirdi ve nutuk çekmeye başladı: “Bizim zamanımızda kadınlar sabah akşam çalışırdı, hiç şikâyet eden olmazdı!” Mehmet ise sadece sessizce durdu, sanki bu onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi.
Üç yaşındaki oğlum, tek mutluluk kaynağım oldu. Ona baktığımda, burada büyümesini istemediğimi anlıyorum; geleceği ya bu çiftlikte çalışmak ya da gidip şehirde yabancı olmak. İyi bir anaokuluna gitmesini, okumasını, dünyayı görmesini istiyorum. Burada mı? Burada çocuğa çizgi film indirecek düzgün internet bile yok. Sevim Hanım, oğlumu yakındaki kasabadaki resim kursuna yazdırmak istediğimi duyunca burun kıvırdı: “Ona ne gerek var? İnek sağmayı öğrensin, işe yarar!”
Mehmet’le konuşmaya çalıştım. Burada boğulduğumu, hayal ettiğim şeyin bu olmadığını anlatmaya çalıştım. Ama o sadece omuz silkti: “Herkes böyle yaşıyor, Ayşe. Ne istiyorsun ki?” Geçenlerde Sevim Hanım’ın ahırı genişletip yeni bir inek almayı planladığını öğrendim. Tabii ki bütün iş yine bana kalacak. Bu, bardağı taşıran son damla oldu.
Paraları gizlice biriktirmeye başladım. Çok değil, ama şehre otobüs bileti almaya yeter. İlde bir arkadaşım var, ondan iş ve kalacak yer konusunda yardım sözü aldım. Oğlumla otobüse binip bu köyü, keçileri, inekleri ve Sevim Hanım’ın bitmeyen söylenmelerini arkamızda bırakışımızı hayal ediyorum. Küçük bir dairede, sadece bizim huzurumuzun olduğu, çalışıp oğlumun normal şartlarda büyüyebileceği bir yerde olmayı özlüyorum. Yeniden bir insan gibi hissetmek istiyorum, bir iş makinesi değil.
Tabii ki korkuyorum. Şehirde hayatım nasıl olacak? İş bulabilecek miyim? Param yetecek mi? Ama şunu biliyorum: Burada kalamam. Oğlumun bahçede oynadığını her gördüğümde, onun daha iyisini hak ettiğini düşünüyorum. Ben de hak ediyorum. Onun, annesinin başkalarının beklentileri uğruna kendini kaynettiğini görmesini istemiyorum.
Sevim Hanım geçenlerde bana “fazla şehirli” olduğumu ve bu köyde asla onlardan biri olamayacağımı söyledi. Biliyor musunuz, haklı. Burada onlardan biri olmak istemiyorum. Kendim olmak istiyorum—Ayşe, kariyer hayalleri olan, seyahat etmek isteyen, mutlu bir aile kurmayı umut eden Ayşe. Ve bu hayatı geri almak için her şeyi yapacağım. Hatta bunun için bir çanta toplayıp oğlumla inek sağmaya zorlanmayacağımız bir yere kaçmam gerekiyorsa bile.
Bu günlük bana şunu öğretti: Kimsenin seni kendi mutsuzluğuna mahkum etmesine izin verme. Bazen kaçmak, kalmaktan daha cesurcadır.




