Kocam Hasan’la birlikte kızımız Ayşe’yi evlendirmeye hazırlanıyoruz. Ayşe artık 27 yaşında, kendi ailesini kurma vakti geldi, üstelik yakışıklı bir delikanlıyla tanıştı – Emre. Ciddi bir mühendis, Ayşe’ye özenle davranıyor, biz de Hasan’la onu ilk gördüğümüzde beğenmiştik. Düğün planları yapmaya başlamıştık bile; tarih, gelinlik, davetliler konuşuluyordu. Ta ki Emre’nin annesi Gülşah Hanım’ın oğluna verdiği “çeyizi” öğrenene kadar… Neredeyse dili tutulduk! Bu ne yani, 21. yüzyılda Orta Çağ’a mı döndük? Çeyiz mi belirleyecek kimin kime layık olduğunu?
Ayşe bizim akıllı kızımızdır. Üniversiteyi bitirdi, pazarlama uzmanı olarak çalışıyor, kendi ayakları üzerinde duruyor. Biz Hasan’la ona hep bağımsız olmayı öğrettik, kocasına mahkum kalmasın diye. Tabii ebeveyn olarak yeni evlilerin hayatını kolaylaştırmak istedik. Onlara evlerinin peşinatı için bir miktar para vermeye karar verdik ki kredi çekebilsinler. Bir yandan da Ayşe için “çeyiz” hazırlıyordum; şık yatak takımları, porselen takımı, hatta yeni perdeler aldım ki yuvaları sıcak olsun. Küçük şeyler sanıyordum ama sevgimizi gösterecekti. Emre de söz vermişti; birikimleri vardı, Ayşe’yle her şeyi eşit paylaşmak istediğini söylüyordu.
Geçen hafta Hasan’la Gülşah Hanım’a düğün konuşmasına gittik. Gösterişli bir kadındır, hep kuaförden çıkmış gibi saçları vardır, konuşurken her şeyi en iyi o biliyormuş havası taşır. Çay içerken birden patladı: “Sevgi Hanım, siz Ayşe’ye ne çeyiz hazırlıyorsunuz? Bizim geleneklerimizde gelin aileye varlıkla gelir.” Önce şaka yaptığını sandım. Ne çeyizi? İnek mi getirelim, altın dolu sandık mı? Ama Gülşah Hanım ciddiydi. Sonra devam etti: “Ben Emre’ye kredi çekmeden bir araba aldım, üstelik evin yarısının parasını verdim. Siz ne vereceksiniz?”
Neredeyse çay bardağını düşürüyordum. Araba? Evin yarısı? Oğlunun fiyat etiketini mi yapıştırdı bize? Tabii kendimi tuttum, gülümsedim, çocuklara destek olduğumuzu söyledim ama detaya girmedim. İçim içimi yiyordu! Biz Hasan’la milyoner değiliz ama Ayşe için elimizden geleni yaptık. Meğer bizim çeyizimiz “ufak tefek” şeylermiş, Gülşah Hanım ise prens yetiştirmiş, üstüne altın mı serpelim?
Eve gelince her şeyi Ayşe’ye anlattım. Güldü sadece: “Anne, ne verirlerse versinler, biz Emre’yle kendi hayatımızı kurarız.” Ama içim acıdı. Kendime değil, Ayşe’ye. O kadar temiz kalpli, iyi yürekli… Şimdi sanki bir pazar yerinde kıymet biçiliyor ona. Hasan’a açıldım, her zamanki gibi “Büyütme Sevgi, önemli olan çocukların sevgisi” dedi. Ona kolay tabii! Benim içim rahat etmiyor. Neden Gülşah Hanım’a hesap vermeliyiz? Hem bu kadarını nasıl ister? Emre’yi pazarda satılık mal mı sandı, üstüne pazarlık mı yapacağız?
Birkaç gün sonra Ayşe, Emre’nin de annesinin bu laflarından memnun olmadığını anlattı. “Araba ve para güzel de düğün pazaryerine dönmesin” demiş. “Ben Ayşe’yle evleniyorum, çeyiziyle değil” diye eklemiş. İşte o zaman yüreğim biraz ısındı. Emre kafası çalışan bir delikanlı, gerçekten Ayşe’yi seviyor belli ki. Ama Gülşah Hanım durur mu? Geçen gün arayıp “Ayşe’ye kaç paraAncak vicdanıma bir soru düştü: Sevgiyle başlayan bu yolu, gurur kavgalarıyla zehirlemeye değer miydi?




