Kayınvalidem Bizim Evde
Böyle bir şeyin nasıl mümkün olabileceğini bile bilmiyorum ama şu an tüylerimi diken diken eden bir durumdayım. Eşim Emre, annesi Gülten Hanım’ın bizimle birlikte İstanbul’daki yeni evimize taşınması konusunda ısrarcı oldu. O ev ki, 17 yaşından beri hayalini kurduğumuz, yıllarca biriktirdiğimiz, kredi çekerek aldığımız ve köşe bucak döşediğimiz evimizdi! Ben ise kesinlikle onun bizimle yaşamasını istemiyorum. Şimdi bir seçim yapmak zorundayım: ya hakkımı savunup Emre’yle aramızın bozulma riskini göze alacağım ya da içime atıp hayallerimizi bir aile yurduna çevireceğim. Dürüst olmak gerekirse ne yapacağımı bilemiyorum ama artık susmak istemiyorum.
Emre’yle 17 yaşında tanıştık. O zamanlar sadece birbirine aşık iki gençtik ve geleceği hayal ediyorduk: kendi evimiz, sadece ikimizin olduğu sıcak bir yuva ve belki bir gün çocuklarımız. Duvarları hangi renge boyayacağımızı, kanepenin nereye konacağını, balkonda kahve içeceğimiz günleri düşlüyorduk. Öğrencilik yıllarımızda, iş hayatımızda, ilk peşinatı biriktirmek için her kuruşu saydığımız günlerde bu hayaller bizi ayakta tuttu. Sonunda yıllar sonra İstanbul’da küçük ama bize ait bir daire aldık. Emre’yle o boş daireye ilk adım attığımız gün hâlâ aklımda: bomboş odalar, taze boya kokusu ve yeni bir hayatın başlangıcı hissi. Onu büyük bir özenle döşedik: perdeleri ben seçtim, Emre mobilyaları monte etti, halının rengi için bile tartıştık. Burası bizim yuvamız, küçük dünyamızdı.
Derken bir ay önce Emre birden, “Aşkım, sanırım annemi buraya almalıyız,” dedi. Önce şaka yaptığını düşündüm. Gülten Hanım, İstanbul’a iki saat uzaklıktaki küçük bir kasabada yaşıyor. Kendine ait bir evi, bahçesi, çay içtiği komşuları var. Neden bizimle yaşasın ki? Ama Emre ciddiydi. “Yaşlanıyor,” dedi, “Tek başına zorlanıyor. Bizim evimiz var, burada yaşayacak.” Şaşkına dönmüştüm. Dairemiz iki odalıydı: biri yatak odamız, diğerini ise ya çocuk odası ya da ofis yapmayı planlıyorduk. Şimdi oraya kayınvalidem mi yerleşecekti?
Ona bunun iyi bir fikir olmadığını anlatmaya çalıştım. Birincisi, Gülten Hanım’ın güçlü bir karakteri var. Her şeyin kendi istediği gibi olmasını sever ve yemek yapmamdan temizliğime, hatta giyimime kadar her konuda fikrini söylemekten çekinmez. Misafirliğe geldiğinde bir gün sonra kendi evimde misafir gibi hissetmeye başlarım. Tencerelerimi yerinden oynatır, yaptığım çorbayı eleştirir, Emre’nin gömleklerini nasıl yıkamam gerektiğini öğretmeye kalkar. Şimdi bunu her gün yaşayacağımı düşün! Delireceğim. İkincisi, nihayet kendimize ait bir alanımız olmuştu. Genç bir çiftiz, özgürlük, anlık planlar, sessizlik istiyoruz. Gülten Hanım’la bu mümkün olmaz – televizyonu bile son ses açar.
Ama Emre beni dinlemiyor gibi. “Aşkım, o benim annem,” diyor. “Onu tek başına bırakamayız.” Elbette ebeveynlerimize bakmalıyız. Ama bu bizim alanımızdan ödün vermek zorunda mıyız? Ona başka seçenekler sundum: daha sık ziyaret edelim, evinde tadilat yapalım, bir yardımcı tutalım. Ama Emre kararlı: “Bizimle yaşayacak, bu kesin.” Hatta sordum: “Peki bana sordun mu, bunu isteyip istemediğimi?” Omuz silkti: “Anlayışlı olacağını düşünmüştüm.” Anlayışlı mı? Peki beni kim anlayacak?
Dertleşmek için en yakın arkadaşımı aradım. Dinledikten sonra şöyle dedi: “Eğer şimdi boyun eğersen, ömrün boyunca pişman olursun. Bu sizin eviniz, söz hakkın var.” Haklı. Gülten Hanım’a karşı değilim, ama aynı çatı altında yaşamak istemiyorum. Nasıl olacağını biliyorum: ileride çocuklarımızın yetiştirilmesinden buzdolabındaki yiyeceklerin yerine kadar her şeye karışacak. Emre de beni desteklemek yerine, “Sabret, o benim annem,” diyecek. Hayal ettiğimiz mutlu evin yerini sürekli tartışmaların ve gerginliğin alacağını görüyorum.
Dün kararlı bir konuşma yapmaya karar verdim. Emre’yle masaya oturup dedim ki: “Emre, seni seviyorum, ama annenin bizimle yaşamasına hazır değilim. Burası bizim evimiz, onu bizBirbirimize olan sevgimizi unutmadan bu zorlu süreci birlikte aşacağımıza inanıyorum.




