Ortak Mutfak ve Tembel Gelin

Bugün defterime yazayım ki içim rahatlasın. Anton’la birlikte onun evinde yaşıyoruz—aslında tam olarak onun demek doğru olmaz. Bizimle birlikte küçük kardeşi Hakan ve karısı Gülnur da burada oturuyor. Tek bir mutfağımız var, alışverişi hep birlikte yapıyoruz, yemek sırayla pişiriyoruz, faturaları ise eşit paylaşıyoruz. Kulağa mükemmel bir düzen gibi geliyor, değil mi? Ancak bir sorun var: Gülnur, bizim sevgili gelinimiz, sanki ev işlerinden tamamen muaf olduğunu düşünüyor. Ne bir tabak yıkıyor ne de patates soyuyor. Öyle ki, bir gün eline süpürgeyi tutuşturup, “Gerçek dünyaya hoş geldin!” diyesim geliyor. Ama şimdilik kendimi zor tuttum, sabrım tavadaki tereyağından daha hızlı eriyor.

Bu ev, Anton’la Hakan’a ailelerinden kalmış. Evlendiğimizde hep birlikte yaşamaya karar verdik—hem daha ekonomik hem de ev büyük, yer bol. Başta itirazım yoktu: Hakan sakin bir adam, oto tamircisinde çalışıyor, evde pek görünmüyor. Ama Gülnur… Ah, onunla işler daha karmaşık. İlk evlendiklerinde utangaçtır, ortak işlere karışmak istemiyordur diye düşünmüştüm. Ancak altı ay geçti ve anladım ki utangaçlıkla alakası yok. Gülnur, işten kaçma konusunda tam bir şampiyon. Ben mutfakta dört kişilik akşam yemeği hazırlarken, o saatlerce odasında telefonuna bakıyor veya tırnaklarını boyuyor.

Sistemimiz basit: Alışverişe ortak gidiyoruz, yemek sırayla yapılıyor. Ben ve Anton haftanın yarısını üstleniyoruz, Hakan ara sıra et kızartıyor ya da meşhur tostlarını yapıyor, ama Gülnur… Onun sırası geldiğinde ya pizza sipariş ediyor ya da masaya “akşam yemeği hazır” yazılı bir yoğurt koyuyor. İyi de yemek yapmayı sevmiyorsa bari kendi tabağını yıkasa! Bir hesapladım, haftada yığınla tabak yıkıyorum ve yarısı onun yarım bıraktığı kahve fincanları. Üstüne üstlük, temizlemesini söylediğimde bana uzaylıymışım gibi bakıp, “Ay Esra, unutmuşum, yarın hallederim,” diyor. Yarın? O yarın hiç gelmiyor!

Anton’la konuştum birkaç kez. “Tolga,” dedim, “gelinin bizi hizmetçi gibi görüyor. Belki Hakan bir şeyler söyler?” Anton gülüp geçti: “Abartma Esra, Gülnur ev işlerine alışık değil, şehirli kız, annesi hep yapmış.” Şehirli mi? Ben köyden mi geldim? Ben de şehirde büyüdüm ama patates soymayı da yerleri silmeyi de biliyorum. Hakan’a lafı dolaylı yoldan açtığımda omuz silkti: “Gülnur böyle işte. Yemek yapmak istemiyorsa zorlama.” Zorlamayayım? Peki ben de “istemezsem” bu kalabalığı kim doyuracak?

Geçenlerde bardağı taşıran son damla oldu. Anton’un sevdiği gibi kuzulu pilav yaptım. İki saat uğraştım, sofrayı kurup herkesi çağırdım. Gülnur geldi, tabağına yığınla pilav alıp, “Esra, bu pilav neden kuru? Daha fazla yağ koymalıydın,” dedi. Neredeyse çatalı düşürüyordum. Kuru mu? İki saat ocak başında didindim de karşılığında “beğenmedim” mi duyacaktım? Üstelik bir teşekkür bile etmedi, yedi, tabağını bırakıp gitti. O an patladım: “Gülnur, beğenmediysen kendin yap!” dedim. O ise şıp diye cevap verdi: “Ama Esra, ben yapamam ki, sen daha iyisini yapıyorsun.” Daha iyi mi? Şimdi resmen bu evin aşçısı mı oldum?

Ne yapacağımı düşünmeye başladım. İlk seçenek: Grev yapmak. Yemek yapmayı, temizliği, alışverişi bıraksam, bakalım Gülnur ne zaman kendi yoğurduyla baş başa kalınca şarkısını değiştirecek. Ama Anton’la Hakan’ın homurdanacağını biliyorum, onun yüzünden kocamla kavga etmek istemem. İkinci seçenek: Açıkça konuşmak. “Gülnur, burası otel değil. Ya işe karışırsın ya da dışarıda ye,” demek. Ama anlamazdan gelip Hakan’a ağlayacağından korkuyorum, o da beni suçlar. Üçüncüsü: Kabullenmek. Ama bu bana göre değil. Kendi evimde hizmetçi olmayacağım.

Ara sıra Anton’la kendi dairemize çıkmayı hayal ediyorum. Ama bu ev Anton’un mirası, çok seviyor. Ben de bağlandım: bahçesi, verandası, sıcaklığı… Gülnur yüzünden bunlardan vazgeçmek istemiyorum. Hile de yaptım: Mutfağı “sorumluluk alanlarına” ayırmayı önerdim. Herkes kendi tabağını, malzemesini temizlesin dedim. Gülnur başını sallayıp benim bardağımdan kahvesini içmeye devam etti. Anlaşılan, bu kız delik deşik bir kazan.

Arkadaşım, “Esra, ona belirli bir görev ver. Çarşamba akşamları o yemek yapacak de, bitecek,” dedi. Denedim. Gülnur’a günü söyledim, o da, “Ay Esra, çarşambaları meşgulüm, sen yaparsın ya,” dedi. Meşgul mü? Sosyal medyada gezinmek mi? Artık mutfağa asacağım bir çizelgeye, “Gülnur, ya yemeğini yaparsın ya aç kalırsın,” diye yazacağım. Belki bu bile bir işe yarar.

Şimdilik kendimi tutmaya çalışıyorum. Pişiriyorum, temizliyorum, ama her kirli bardağını gördükçe ona bir “tembellik madalyası” verdiğimi hayal ediyorum. Anton, Hakan’la konuşmak için söz verdi ama bunun işe yarayacağına inanmıyorum. Gülnur kendi bildiğini okuyan bir kedi gibi, tek farkı benim tabağımdan yemesi. Ama bir yolunu bulup onu düzene sokBir gün mutfağa asacağım çizelgeye “Gülnur, ya elini taşın altına koyarsın ya da kendi rüzgarında savrulursun,” yazacağım.

Rate article
Lifequest
Ortak Mutfak ve Tembel Gelin