Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz yeni doğarken, kapının çalındığını duydum. “Günaydın gelinim!” diye seslendi kayınpederim, Mehmet Bey, geniş bir gülümsemeyle kapıyı açarken. Arkasından içeriye, masum bir ifadeyle kayınvalidem, Fatma Hanım girdi. Sanki az önce hiçbir şey yapmamış gibiydi, hafifçe gülümsedi ve mutfağa doğru anlamlı bir bakış attı. Orada bir “sürpriz” bıraktığını o an anlamamıştım. Başımı sallayıp teşekkür ettim, ama beş dakika sonra neredeyse çığlık atacaktım. Bu kadın şaşırtmayı iyi biliyordu ama her zaman hoşuma gidecek şekilde değil. Şimdi burada oturmuş, gülmeli miyim yoksa saçımı mı yolmalıyım diye düşünüyorum. Çünkü Fatma Hanım’ın bu sürprizleri artık bir gelenek haline gelmişti.
Kocamla, Emre’yle, kayınvalidemin evinde altı aydır yaşıyoruz. Evlendiğimizde, birlikte yaşamamız için ısrar ettiler: “Ev büyük, herkese yer var, ayrıca aile birlikte olmalı.” Ben de kabul ettim, içimde küçük bir daire hayali olsa da. Mehmet Bey iyi kalpli bir adam, onunla geçinmesi kolay: ya garajda bir şeyler tamir ediyor ya da maç izliyor, benim işlerime karışmıyor. Ama Fatma Hanım… Onun hikayesi apayrı. Kötü niyetli değil, hayır ama “yardım etme” adı altında işin içine burnunu sokmakta üstüne yoktur. Ve onun “sürprizleri” her zaman bir şeylerin altında gizlidir.
O sabah, her zamanki gibi kahvaltı hazırlamak için erkenden kalkmıştım. Emre çoktan işe gitmişti, ben de menemen yapıp bir fincan Türk kahvesi içerek güne başlamayı planlıyordum. Ama mutfağa girdiğimde donup kaldım. Masanın üzerinde dev bir tencere duruyordu, üstü kapalı, yanında da bir not: “Sevgili Ayşe, öğle yemeğiniz hazır, afiyet olsun!” Kapağı kaldırdığımda neredeyse bayılacaktım: İçinde bir tarhana çorbası vardı ama bildiğimiz tarhana değil. Öyle bir kokuyordu ki, sanki Fatma Hanım bahçeden ne bulduysa hepsini tencereye doldurmuş, sonra da mahalledeki bakkaldan rastgele baharatlar eklemişti.
Arkamı döndüğümde tam da mutfağa giren kayınvalidemi gördüm. “Nasıl, Ayşe, sürprizimi beğendin mi?” diye sordu, öyle bir gururla ki, sanki bu çorba değil de Michelin yıldızlı bir yemekti. Zorla gülümsedim ve “Teşekkürler, Fatma Hanım, çok… özgün olmuş” dedim. O ise devam etti: “Dün gece yarısına kadar pişirdim, siz ve Emre aç kalmasın diye. Sen hep perhizdesin, ama erkeğin güçlü yemeğe ihtiyacı var!” Güçlü yemek? Benim menemenimi Emre büyük bir iştahla yiyor, hiç şikayet etmedi. Ama Fatma Hanım’la tartışmak, traktörün sesini bastırmaya çalışmaktan farksızdı.
Pes etmemeye karar verdim ve kendi başımıza idare edebileceğimizi ima etmek istedim. “Fatma Hanım, çok teşekkür ederiz ama biz Emre’yle genelde hafif şeyler yemeyi tercih ediyoruz. Bu kadar zahmet etmene gerek yok,” dedim. O ise, “Aman Ayşe, ne zahmeti! Ben sizin için yapıyorum. Sen daha gençsin, ev idaresini zamanla öğrenirsin” diye cevap verdi. Öğrenirim mi? On beş yaşımdan beri yemek yapıyorum, her davette salatalarım, onun “meşhur” dolmalarından daha çabuk biter! Ama Fatma Hanım, belli ki “büyükannenin çorbası” olmadan bizim mahvolacağımıza inanıyordu.
Bu, onun ilk “sürprizi” değildi. Geçen hafta kilerden üç kavanoz turşu çıkarıp buzdolabıma yerleştirmişti, benim yoğurtlarımı kenara iterek. “Ayşe, bunlar size kışlık!” demişti. Kışlık mı? Aynı evde yaşıyoruz, neden üç kavanoz turşuya ihtiyacım olsun? Bir ay önce ise “yardım etmek” için dolabımdaki tüm kıyafetleri yer değiştirmiş, “daha düzenli görünüyor” diye. En sevdiğim kazağımı iki saat aramıştım. Emre sadece gülüyor: “Annemi değiştiremezsin, Ayşe, sabret.” Sabretmek? Kolay tabii, o işte, ben ise bu “sürprizlerle” başa çıkmaya çalışıyorum.
En komik olanı, Fatma Hanım gerçekten bize iyilik yaptığını düşünüyor. Filmlerdeki gibi gelinini ezen bir kayınvalide değil. Ona göre, çorbası bizi açlıktan kurtarıyor, tavsiyeleri ise beni “gerçek bir ev kadını” yapıyor. Ama ben onun kalıplarına göre bir ev kadını olmak istemiyorum! İtalyan makarnaları yapmayı, Uzak Doğu baharatlarıyla denemeler yapmayı seviyorum, haftalık tencere dolusu çorba kaynatmayı değil. Mutfağım benim olsun istiyorum, Fatma Hanım’ın kişisel yemek müzesinin şubesi değil.
Emre’yle konuşmayı denedim ama her zamanki gibi tarafsız kaldı. “Ayşe,” dedi, “Annem iyi niyetli. Bir kaşık çorbadan al, beğendiğini söyle, rahatlasın.” Bir kaşık mı? Tuz oranı Tuz Gölü’nden fazlaydı, gece boyunca su içmek zorunda kaldım! Bir uzlaşma teklif ettim: Fatma Hanım yemek yapsın ama önce sorsun. Emre, onunla konuşacağına söz verdi ama pek işe yarayacağını sanmıyorum. Şimdiden hafta sonu için yeni bir “sürpriz” planlıyor: lahmacun yapacağımış. Yine bir tencerenin geleceğini bilmenin hüznüyle hazırlıyorum kendimi.
Bazen kendi dairemi hayal ediyorum, kimsenin salatama kaşık batırmadığı ya da izinsiz çorba kaynatmadığı bir yer. Ama sonra düşünüyorum: Fatma Hanım, tüm tuBelki de bu çorbayı bir gün gülerek anlatacağım ve onun sevgisinin tuzlu çorbasına rağmen ailemin bir parçası olduğunu daha iyi anlayacağım.




