Otuz Yıllık Kırgınlık
Kayınvalidem, Emine Hanım’la otuz yıldır konuşmuyoruz. Her şey, Hakan’la benim düğünümüzde bize bir torba buğday ve eski tabak takımı hediye etmesiyle başladı. O zamanlar genç, aşık, umut dolu bir kadındım ve bu “hediyeyi” yüzüme tükürülmüş gibi hissettim. Şimdi ise eşim Hakan, ona bakmamı istiyor çünkü yatağa bağımlı hale geldi. “Ayşe,” diyor, “O benim annem, tek başına, ona kim bakacak?” Ben de ona bakıyorum ve içimden geçiriyorum: “Anneni görmek istemiyorum, Hakan. Yaşananlardan sonra bunu yapmak zorunda değilim.” Yine de bu durum içimi kemiriyor – bir yanda eski kırgınlığım, diğer yanda bu hikâyeye bir nokta koymanın belki de zamanı geldiği düşüncesi.
Otuz yıl önce Hakan’la evlendiğimizde dünyalar benim olmuştu. Paramız yoktu ama aşk her şeyden önemliydi. Düğünümüz mütevazı bir lokantada oldu, ama ailemle elimizden geleni yapmıştık. Annem ve babam bize mobilya alacak kadar para vermişti, arkadaşlarımız ise takım çıkardı. Emine Hanım ise… Bize bir torba bulgur ve yıpranmış altı tabak verdi. Görünüşe göre o tabaklar kendi düǵününden kalma bile olabilirdi. “Size evliliğinizde lazım olur,” dedi öyle bir gülümseyerek ki sanki elmas vermişti. O an gözyaşlarımı zor tuttum. Pahalı bir hediye beklediğimden değil, bana değer vermediğini hissettiğim için. Sanki ben onun için hiçbir şey ifade etmiyordum.
Hakan o zaman omuz silkti: “Ayşe, üstüne alınma, annem biraz öyle alışmış.” Ama ben unutamadım. Emine Hanım başından beri beni oğluna layık görmemişti. Yemek yapışımı, evi çekişimi, giyinişimi hep eleştirirdi. “Ayşe, pancarsız mı yapıyorsun çorbayı? Bizim ailede öyle yenmez,” derdi, benim mutfağımda dikilirken. Her ziyareti bitmek bilmeyen bir sınav gibiydi, hiç geçemediğim. O düğün hediyesinden sonra da onunla görüşmeyi kestim. Hakan’a dedim ki: “Ya bizim hayatımıza karışmayı bırakır, ya da onu görmek istemiyorum.” O da beni seçti, anlaştık: Emine Hanım sadece onu ziyaret edecek, ben olmayacağım. Otuz yıl boyunca birbirimize tek kelime etmedik.
Bu yıllar içinde Hakan’la kendi hayatımızı kurduk. İki çocuk büyüttük, önce bir daire, sonra bir yazlık aldık. Çalıştım, evimi çektim, Hakan’ın her zor anında yanında oldum. Emine Hanım ise kendi köşesinde, küçük dairesinde, komşularıyla, bahçesiyle yaşadı. Hakan ona uğrar, para verir, tamirat yaptırırdı ama ben uzak durdum. Ve böylesi bana uygundu. Vicdanım rahattı – o, oğluna layık olmadığımı düşündüğü an bu yolu kendisi seçmişti. Ama şimdi her şey değişti.
Bir ay önce Hakan kapıyı çaldı, yüzü asıktı. “Ayşe,” dedi, “Annem felç geçirdi. Hareket edemiyor. Doktorlar bakıma ihtiyacı olduğunu söylüyor.” Üzüldüm, ama eklediği anda boğazım düğümlendi: “Evimize gelsin istiyorum, ona senin bakmanı rica ediyorum.” Ona mı bakayım? Beni düğünümde herkesin önünde küçük düşüren kadına mı? Otuz yıldır özür bile dilemeyen, arayı düzeltmek için tek adım atmayan biri için mi? Hakan’a baktım: “Ciddi misin? Yaptıklarından sonra ona hizmetçilik mi yapayım?” O da başladı yaşlı olduğunu, yalnız bırakamayacağını, bunun borcu olduğunu söylemeye. Peki ya benim borcum? Kendime, gururuma olan borcum nerede?
Gece yarısına kadar tartıştık. Hakan, onun annesi olduğunu, sonsuza kadar yaşamayacağını anlamamı istedi. Ben ise otuz yıllık kırgınlığı unutamayacağımı anlatmaya çalıştım. “Herkesin önünde bana ‘beceriksiz’ dediğini hiç unuttun mu? Bana buğday verdi sanki dilenciymişim gibi!” diye bağırdım. “Şimdi de evimde ağırlayayım onu öyle mi?” Hakan sadece başını salladı: “Ayşe, bunlar geçmişte kaldı. O hasta, yardıma muhtaç.” Ama benim için geçmiş değil ki bu. Hâlâ kanayan bir yara.
Kızımla konuştum, belki beni anlardı. Ama o da, “Anne, seni anlıyorum ama babaannem gerçekten zor durumda. Belki affetmeyi deneyebilirsin?” dedi. Affetmek! Kolay söyleniyor. Kötü biri değilim, ona kötülük dilemiyorum, ama onu her gün görmeye, yemeğini yapmaya, çarşaflarını değiştirmeye katlanamam. Hakan’a bir bakıcı tutmayı ya da iyi bir huzurevine yerleştirmeyi teklif ettim – paramız yetiyor. Ama o diretti: “Annem aileden, ailesinin yanında olmalı.” Peki ya ben? Ben aileden değil miyim? Niye kimse benim hislerimi düşünmüyor?
Şimdi bir çıkmazdayım. Bir yandan Hakan’ın ne kadar üzgün olduğunu görüyorum. Annesini seviyor, onu seçim yapmak zorunda bırakmak istemem. Öte yandan, beni hiç ailesinden saymayan bir kadın için huzurumu feda edemem. Belki kabul etsem, ama özür dilemesini istesem diye düşündüm. Sonra fark ettim ki bu saçma – yatalak bir insandan özür beklemek ne kadar gerçekçi? Ben de hastaya baskı yapan biri olmak istemiyorum.
Şimdilik biraz zaman istedim. Hakan’a düşünmem gerektiğini söyledim. Başını salladı ama gücenmiş. Ben ise… sadece yorgunum. Bu kırgınlığı taşımaktan, suçlu hissetmekten yoruldum. Belki de fazla gururluyumdur. Ama otuzAma yüreğimdeki bu ağır yükü ne zaman bırakacağımı bilmiyorum, belki de sabırla beklemekten başka çarem yok.




