Süreyya, kaynanası Zühre Hanım mutfaktan çıkıp balkona gittiğinde, kayınpederi Cemal Bey sert bir tavırla döndü ve emir verir gibi, “Ayla, git şu tavuğu ısıt, soğudu!” dedi. Donakaldım, kulaklarıma inanamadım. Ne yani, artık resmen hizmetçi miydim? “Kendiniz ısıtın isterseniz!” diye bağırmak geldi içimden, ama ayaklarımda kıvrılan kediyi okşayarak sakin kaldım. “Cemal Bey, ben hizmetçi değilim, lütfen kendiniz ısıtın!” dedim. Gözlerini açıp bana isyankar gibi baktı, içimde kaynayan bir öfke hissettim. Bu sadece bir tavuk meselesi değildi—bu, asla geçmeyeceğim bir sınırdı.
Eşim Barış’la kendi evimizde yaşıyoruz ama her pazar akşamı ailesine yemeğe gideriz. Zühre Hanım’ın yemekleri enfestir, özellikle de sarmaları… Gelmeyi hep severim, sohbet ederiz, yemek yeriz, eski hikâyeler dinlerim. Cemal Bey genelde suskundur, masanın başında bir general edasıyla oturur, söylenmekten konuşmaya pek vakit bulamaz. Alışığım onun emirlerine: “Tuzu uzat”, “Tabakları kaldır”… Üstünde durmadım, yaşından dolayı böyle diye düşündüm. Ama bu sefer haddini aştı.
O akşam kızarmış tavuk ve patates yiyorduk. Zühre Hanım her zamanki gibi koşturuyor, tabaklarımıza yeni servisler yapıyordu. Ben de bulaşıkları toplarken yardım ediyordum. Balkona komposto getirmek için çıktığında, Cemal Bey fırsatı buldu. Dizlerime kıvrılıp mırıldanan kedileri Minnoş’u okşarken, o emri verdi: “Git, tavuğu ısıt!” Önce duymadığımı sandım. Bana öyle baktı ki, sanki hemen fırlayıp mikrodalganın başına koşmam gerekiyordu. Oysa ben işten çıkmış, yorgun, en güzel elbisemi giymiş, misafirliğe gelmiştim—aşçılık yapmaya değil!
Söylediklerim onu şaşkına çevirdi. Kaşlarını çattı, “Gençlerde hiç saygı kalmadı,” diye mırıldandı. Saygı mı? Peki ya bana olan saygı? Yardım etmeye karşı değilim, ama bu bir rica değil, emirdi—sanki onun emrindeydim. Zühre Hanım içeri girdi, havadaki gerginliği hissetti, “Ne oldu?” diye sordu. Anlatacaktım ki Cemal Bey araya girdi: “Bir şey yok, Ayla ihtiyar adamıma yardım etmek istemedi.” Yardım mı? Mikrodalgada tavuk ısıtmak artık kahramanlık mıydı? Öfkemi zor tuttum. “Zühre Hanım, ben her zaman yardım ederim, ama hizmetçi değilim,” dedim.
Eve dönüşte Barış’a anlattım. Her zamanki gibi yumuşatmaya çalıştı: “Ayla, babam kötü niyetli değil, anneme alışmış. Takma kafana.” Takmayayım mı? Kolay tabii, emirler ona verilmiyor ki! Ona hatırlattım: Yardıma karşı değilim, ama Cemal Bey’in ses tonu beni hizmetçi gibi görüyordu. Barış, “Babamla konuşurum,” dedi ama biliyorum ki o tartışmalardan kaçınır. “Anneme söylerim, o halleder,” diye ekledi. Zühre Hanım belki uyarır, çünkü hep beni savunur, ama ailede kavga istemiyorum.
Şimdi ne yapacağımı düşünüyorum. Bir yanım bir dahaki sefere hiç yardım etmemeyi istiyor—bırakalım Cemal Bey kendi tavuğunu ısıtsın! Ama bunun çocukça olduğunu biliyorum, bir de Zühre Hanım’ı üzmek istemem. Diğer yanım ise açıkça konuşmayı düşlüyor: “Cemal Bey, size saygı duyuyorum ama hizmetçiniz değilim, karşılıklı saygıyla konuşalım.” Ama bunu küstahlık sanar mı? Korkuyorum. Arkadaşım gülüp geçmemi önerdi: “Ayla, şakayla karışıktır söyle, mikrodalga senin yerine ısıtır!” Şaka mı? Belki işe yarar, ama şu an öfkem dinmedi.
Cemal Bey’in eskiden daha sıcak olduğunu hatırladım. Barış’la yeni evlendiğimizde salatalarımı beğenir, gençliğinden anılar anlatırdı. Şimdiyse Zühre Hanım gibi emirlerine amade olmamı bekliyor. Ama ben o değilim! Kendi işim, kendi hayatım var—onlara misafir olarak geliyorum, hizmetçi olarak değil! Ailelerini seviyorum, ama emirleri kabullenmeyeceğim. Yaştan mı, alışkanlıktan mı bilmem, ama kendimi küçük düşürmeyeceğim—aile huzuru için bile olsa.
Şimdilik nazik ama kararlı olmaya karar verdim. Bir dahaki sefer emir verirse, gülümseyip, “Mikrodalga köşede, sizi bekliyor!” diyeceğim. Asıl Zühre Hanım’la konuşmalıyım, o anlar beni. Kavga istemem, ama sessiz de kalmam. O ev onların, ama ben onların malı değilim! Tavuğunu kendi ısıtsın, ben Minnoş’u severim daha iyi. O, en azından, orada beni anlayan tek varlık.




