Eşime daha fazla kazandığımı söylememeye karar verdiğimde, bu bana da zor gelmişti. Ama bilinçli bir seçimdi – ne açgözlülükten ne de kötü niyetle, sadece yorgunluktan. Sürekli iniş çıkışlardan, bir hafta lüks içinde yaşayıp sonraki üç hafta makarnayla geçinmekten bıkmıştım. Sorumluluktan kaçan, hayatı hafife alan tavırlarından… Eşim Emre, bu özelliklerini annesinden almıştı.
Emre’yle arkadaşlarımızın bir partisinde tanışmıştık. Onu, rahat karakteri, karizması ve sorunları büyütmemesiyle etkilemişti. Ben ise tam tersiydim; her şeyi kontrol altında tutar, her sorumluluğu üstlenir, her kuruşun hesabını yapardım. O zaman, “Hayatımda ihtiyacım olan böyle rahat bir insan belki de,” diye düşünmüştüm.
Ama evlendikten sonra her şey yerli yerine oturdu. Onun “rahatlığı” aslında çocukça bir sorumsuzluktu. Maaş günü, hayat bayram demekti: restoranlar, alışverişler, annesine, arkadaşlarına, herkese hediyeler… Ertesi gün ise cebinde beş kuruş kalmazdı. Ayın geri kalanı makarna ve “Her şey düzelecek,” vaatleriyle geçerdi.
Emre iyi para kazanıyordu, ama bir eliyle alıp diğeriyle savuruyordu. Özellikle de annesi devreye girince… Huysuz, kaprisli, en az oğlu kadar sorumsuz bir kadındı. Emekli maaşını harcar harcamaz hemen oğlunu arar, “Sıkıldım, üzüldüm, fakir olmaktan yoruldum,” diye sızlanırdı. Emre de tabii ki koşarak giderdi.
“O benim annem. Onu yalnız bırakamam,” derdi.
“Peki biz nasıl geçineceğiz?” diye sorduğumda,
“Bir şekilde hallederiz,” diye gülümserdi.
Bu arada evimiz çöküyordu – hem gerçekten. Duvarlardaki boyalar dökülüyor, musluklar damlıyor, eski buzdolabı kamyon gibi gürültü çıkarıyordu. Ben elimden geldiğince tamir ediyor, sessizce öfkeleniyordum. Emre’yle konuşmaya çalıştığımda dinliyor gibi yapıyor, sanki tek başına yaşıyormuş gibi davranıyordu.
Sonra bir gün zam aldım. Epeyce bir zam. Bu benim zaferimdi: aylarca fazla mesai, stres, patronuma projeyi yönetebileceğimi kanıtlamak… Gözlerim parlayarak eve geldim – ve… söylemedim. Sadece beceremedim.
Aklıma, Emre’nin annesiyle yine “hayatın tadını çıkarmaya” başlayışı geldi: gereksiz şeyler alacaklar, tatile uçacaklar, sonra yine “kıt kanaat” geçinecektik. Hayır, susmaya karar verdim. Bu para evin tadilatına, arabaya, gerçek bir tatile harcanacaktı.
Kendime yeni bir dizüstü bilgisayar aldım – eskisi neredeyse dağılıyordu. Emre’ye “İş yerinden verdiler,” dedim. Diş tedavisi için ödeme yaptım – “Sigorta karşıladı,” diye yalan söyledim. Her şey aramızdaki barış için. Gelecek için. Bizim için.
Her şey yolunda gidiyordu, ta ki şirket partisinde sarhoş olan patronum Emre’nin yanında ağzından kaçırana kadar:
“Bu tempoyla seni daha da yükselteceğiz! Zaten altı aydır yönetimdesin…”
Emre dondu kaldı.
“Ne yönetimi? Daha ne yükselmesi?” diye sordu dışarı çıktığımızda.
İş işten geçmişti. Ona terfi aldığımı itiraf ettim.
“Peki maaş?” diye sordu, gözleri buz kesmişti.
“Şimdilik aynı,” diye bir kez daha yalan söyledim.
Ama eve geldiğinde sorgulamaya devam etti. Açıkça sordu:
“Neden daha önce söylemedin? Belki de bu pozisyonu nasıl aldığını biliyorsun da utandığın için saklıyorsun?”
Sanki yüzüme tokat atmışlardı. İçim acı, öfke ve iğrençlikle doldu. Kontrolümü kaybettim. Her şeyi anlattım. Parayı, yorgunluğu, annesini, savurganlığını, gelecek korkumu… Sadece istikrar istemiştim.
Sessizce dinledi. Sonra yatak odasına gitti. Bir saat sonra elinde bir çantayla çıktı.
“Anneme gidiyorum. Düşünmem lazım.”
Üç gündür sessizlik. Ne bir mesaj ne bir arama. Ama annesi aradı tabii. Çığlık çığlığa suçlamalar, sitemler… Telefonu kapattım. Artık onu dinlemiyorum. Onun sesi, bütün sorunlarımın kaynağı.
Emre’ye yazmıyorum. Aramıyorum. Evet, zor. Ama aynı hatalara yeniden düşmek daha da zor. Eğer geri dönmek istiyorsa, önce özür dilemeli. Yalanlarından, aşağılamalarından, ben sadece bizi korumaya çalışırken bana ihanet etmesinden…
Beklesin. Benim özür dileyecek bir şeyim yok.




