Üç yıldır bitmek bilmeyen bir kâbusun içinde yaşıyorum. Her şey, otuz beş yaşındaki oğlum Emre’nin, yeni eşiyle birlikte İstanbul’daki iki odalı evimize taşınmasıyla başladı. Kadının adı Ayşe’ydi ve ilk evliliğinden iki çocuğu vardı. Başta “geçici” olduğunu söylemişti. Geçici… Biz kadınlar ne çok inanırız bu söze…
Üç yıl geçti. Artık evde bir aile değil, bir ordu yaşıyor: Ben, oğlum, gelini, onun iki çocuğu ve… bir de hamile. Demek ki yaşlılık günlerimde ne huzur, ne rahatlık, ne de derin bir nefes alma hakkı tanımış kader bana. Belli ki bir şeylerin cezasını çekiyorum.
Ayşe engelli değil, hasta değil, henüz otuzlu yaşlarında. Ama çalışmıyor. “Çocuklarla ilgileniyorum” diyor. Ama çocuklar her sabah anaokuluna gidiyor. Ayşe ise gitmiyor. İşe değil, gezmeye gidiyor. Ya arkadaşlarına, ya da kuaföre. Tam olarak ne yaptığını bilmiyorum.
Emre başta teminat vermişti: “Evraklar hazırlanınca her şey düzelecek, iş bulacak, kiralık ev bakacağız ya da kredi çekeceğiz.” İnandım. Anneydim sonuçta, her zaman umut etmeye meyilliyiz. Fakat bir yıl geçti, ikinci, şimdi üçüncü… Hiçbir şey değişmiyor. Sadece Ayşe’nin karnı büyüyor.
Açıkça kabalık ettiğini söyleyemem. Küfür etmiyor, kibar konuşuyor. Ama evde hiçbir şey yapmıyor. Ne yerleri siler, ne bulaşık yıkar, ne yemek yapar. Kendi çocuklarıyla bile doğru düzgün ilgilenmiyor: televizyonu açıyor, ellerine bir şeyler tutuşturup telefonuna gömülüyor. Akşam olunca sessizlik ondan, bağrışmalar çocuklardan…
Bütün ev işleri bana kalıyor. Sabah dörtte kalkıyorum. İki ofiste temizlikçi olarak çalışıyorum, yerleri silip saat sekizde eve dönüyorum. Çay içmeye bile vaktim olmuyor ki temizlik, çamaşır, yemek derken gün bitiyor. Herkes dışarıdayken mutfağı yağdan temizliyor, kıyafetleri yıkıyor, öğle yemeği hazırlıyorum. Çünkü öğle vakti Emre’yle Ayşe geliyor, yemek lazım. Sonra yine işler, akşam yemeği, ancak akşam dokuzdan sonra oturabiliyorum. Bazen mutfakta ayakta ağlıyorum. Çaresizlikten…
Emekli maaşım faturalara ve yiyeceklere gidiyor. Emre’nin maaşı bu kalabalığa yetmiyor. Ayşe ise “doğum izninde” tabii. Resmen izne çıkmadan önce bile…
Geçenlerde oğlumla konuşmaya çalıştım. “Ev küçük, çok kalabalık olduk, yoruldum, sağlığım bozuluyor” dedim. Geçenlerde tansiyonum fırlayınca hastaneye kaldırmışlardı. Doktor kesinlikle yorulmamamı söyledi. Ama o sadece omuz silkti:
“Anne, bu evde sen tek başına yaşamıyorsun. Ev benim de. Gitmeyeceğiz. Paramız yok. Dayan biraz.”
İşte bütün konuşma bu.
İşte bütün vefasızlık bu.
İşte bütün oğlum bu.
Gitmeyi düşünüyorum. Borç alıp krediye girsem bile, kendime küçük bir yer bulacağım. Daha ufacık olsun, tadilatsız olsun, yeter ki sessiz olsun. Yeter ki kimse olmasın. Çünkü dayanamıyorum artık. Eve bir çocuk daha gelirse çökerim. Burada yaşamak değil, hayatta kalmak mümkün.
Artık yaşamıyorum, hizmet ediyorum. Kendi evimde, kendi yaşlılığımda bir köleyim. En kötüsü de kimsenin, hiçbirinin nasıl hissettiğimi düşünmemesi. Onlar sadece yaşıyor. Benim pişirmemi, temizlememi, sessiz kalmamı bekliyorlar.
Çığlık atmak istiyorum ama dişlerimi sıkıyorum. Daha fazla dayanamıyorum ama yine de devam ediyorum. Çünkü aksi pislik, açlık, soğuk demek. Çünkü ben bir anneyim. Çünkü ben bir büyükanneyim. Çünkü ben yalnızım…




