Ben korkunç bir anne olduğumu biliyorum. Oğlumu görmeye gittiğimde, “Benim annem yok” dedi ve arkasını dönüp gitti.
Alper’e üç yaşındayken ailemiz dağıldı—kocam eşyalarını toplayıp gitti. Açıklama yapmadan, pişmanlık duymadan. Çocuğumla yalnız kalmıştım, desteksiz, boş bir cüzdan ve yüreğimde derin bir kırgınlıkla. Birkaç ay sonra yurtdışında çalışma teklifini kabul ettim—kendimi toparlayıp oğluma iyi bir gelecek sunmayı umuyordum.
Alper’i annemin yanına bıraktım. Onu anaokuluna götüren, şiirler öğreten, ilkokula başladığında ütülü okul formasını hazırlayan hep annem oldu. Geceleri özlemle ağladığında onu teselli eden de büyükannesiydi. Ben ise… Paketler, para ve mektuplar gönderdim. Ama ziyaretlerim seyrekti. Hep bir engel çıkıyordu: iş, günlük telaş, yeni ilişkiler.
Evet, aşık oldum. Başka bir şehirde, başka bir ülkede, farklı bir adama. Bir süre sonra anladım ki oğlum, bu yeni hayatıma sığmıyordu. Bunu kabullenmek istemiyordum ama gerçek buydu. O, artık bana uzak, hüzünlü ve kaçtığım geçmişin ağır bir hatırasıydı.
Alper liseden mezun olunca üniversiteyi kazandı. Başarıyla bitirdi. Uluslararası bir şirkette iş bulup Almanya’ya taşındı. Farklı ülkelere seyahat ediyor, kariyerinde ilerliyordu. Uzaktan da olsa onunla gurur duyuyordum.
Bir gün Fransa’da Elif adında bir kızla tanışmış. Meğer o da Türkiye’denmiş. Aralarında bir aşk başlamış, kısa sürede birlikte yaşamaya başlamışlar. Elif hamile kalınca İstanbul’a dönüp evlenmişler ve bir daire almışlar. Oğulları Eren doğdu. Alper büyük bir aile hayali kuruyordu ama eşi farklı düşünüyordu—kendine zaman ayırmak istiyordu.
Alper sık sık iş seyahatlerine çıkıyor, bunu hediyeler, paralar ve tatillerle telafi etmeye çalışıyordu. Kendini tüketiyor ama doğruyu yaptığına inanıyordu.
Bir gün seyahatten erken döndü—neredeyse iki aydır yoktu. Elif evde değildi. Eren, bakıcıyla oynuyordu. Kız şaşkınlıkla, “Hanımefendi spora gitti” dedi ama sesindeki titreme yalanını ele veriyordu. Alper valizinden hediyeleri çıkarırken, oğlu sevinçle koşup bir oyuncağı alarak haykırdı:
“Benim zaten bunun aynısı var! Dayım Kemal de böyle bir hediye getirmişti!”
Her şey anlaşılmıştı. Elif itiraf etti: Kemal’le bir yıldan fazla süredir ilişkisi varmış ve bunu saklamak istemiyormuş. “Hep bir yerlerde uçuyorsun, yalnız kalmaktan yoruldum” dedi.
Ertesi gün Alper boşanma davası açtı. “Oğlunu görmeni yasaklamıyorum. Ama ev benim. Sevgilinle nerede kalacağını sen bul” dedi sakin ama kararlı bir sesle. Elif yalvardı—çocuğun yatağı olmayacak diye. Ama Alper geri adım atmadı.
İki hafta sonra kapıda oğluyla belirdi:
“Kemal’le gidiyoruz. Eren bir süre seninle kalsın. Yerleşince alırım.”
“Sevgilin onu görmek istemiyor, değil mi?”
Cevap vermedi.
Böylece ikisinin yeni hayatı başlamış oldu. Alper işini bıraktı, oğluna daha fazla vakit ayırabilmek için kendi işini kurdu. Eren ilk zamanlar annesini sordu ama sonra sormaz oldu. Elif bir daha ne aradı ne de geldi. Alper bir daha evlenmek istemedi—ihanet, yüreğinde silinmez bir iz bırakmıştı.
Yıllar geçti. Eren büyüdü. Bir akşamüstü, apartmanın önüne yaşlanmış, suçlu bakışlı bir kadın geldi.
“Zor buldum sizi… Oğlumu görmek istiyorum. Her şeyi yanlış yaptığımı biliyorum…”
Eren babasına baktı. Alper başıyla onayladı:
“Evet. Bu senin annen.”
Çocuk gözlerini kaldırıp sessizce,
“Benim annem yok.” dedi.
Arkasını dönüp içeri girdi. Kadın donakalmıştı. Gözlerindeki boşluğu görünce, daha fazla söze gerek olmadığını anladım.
“Duydun işte. Bir daha gelme.”
Kapıyı çekip oğluma yöneldim. Gerçek ailem, o kapının ardındaydı.




