“Hiç bana benzemiyorlar!” diye haykırdı ekrandaki ucuz dizinin kahramanı. “Kör mü oluyorsun? Bu çocuk senin aynın!”
Vural zoraki bir gülümsemeyle karısına baktı. Bu akşam çayla birlikte dizi izleme fikrini ortaya atan oydu. Eğer birisi o an bu “pembe dizinin” ailesini paramparça edeceğini söyleseydi, güler geçerdi.
“Bu adama hak veriyorum doğrusu,” dedi Vural soğuk bir tonla, gözlerini ekrandan ayırmadan. “Benim oğlanlar da bana hiç benzemiyor. Dördü de. Hepsi senin kopyan. Belki ben de bir DNA testi yaptırmalıyım?”
“Çok komiksin,” diye buruşturdu yüzünü Melek. “Daha neler uydurup söyleyeceksin?”
“Ciddiyim. Her şeyi biliyorum. Çocuklar benim değil.”
“Ne saçmalıyorsun?! Bunu sana kim söyledi?!”
“Birisi. İş arkadaşım. Aile fotoğrafımıza bakıp sordu: ‘Gerçekten senin olduklarına emin misin?’ Aniden fark ettim ki, hayır. Ne yüzleri ne huyları bana benziyor.”
Melek’in yüzü bembeyaz kesildi. Kalbi öfke, korku ve derin bir acıyla sıkıştı. Yıllar yılı yan yana durmuşlardı; sevinçler, hastalıklar, sınavlar, doğumlar… O, sadece bir fotoğrafa bakmış ve yabancı birinin sözlerine inanmıştı.
“Gerçekten yirmi yıldır sana yalan söylediğimi mi düşünüyorsun? Sana başkasının çocuklarını yükleyecek kadar alçalabilir miyim? Aklını kaçırmışsın!”
“Yeter artık bu numaralar! Görmüyor musun, hepsi senin aynın! Ben onlara neyim, dayı mı?”
“Kim bu kadın?” diye sordu Melek buz gibi bir sesle. “Kafanı bu kadar karıştıran kim?”
“Ne kadını? Erkek bu! İş arkadaşım! Kendisi de böyle bir şey yaşamış.”
“Elbette. Sen de çocuk gibi inanmışsın. İlk rüzgârda savrulup gitmişsin. Boşanıyor musun?”
“Boşanıyorum,” dedi sakince. “Test yaptıracağım. Hiçbiri benim çığmazsa, nokta. Baba hanesinde çizgi kalır.”
Çocuklar, babalarının onlardan şüphe ettiğini öğrenince ona küstüler. On sekizine basan büyük oğlu, bir daha asla “baba” demeyeceğini söyledi. Beş yaşındaki küçükse şaşkın gözlerle bakıp sordu: “Baba, bize kızdın mı?”
Aile dağılıyordu. Dostlar, akrabalar, iş arkadaşları şoktaydı. Melek çaresiz, Vural ise inatçı ve sağırdı. Peki sebep? İşe yeni başlayan, genç, hırslı, bembeyaz gülüşlü, bir avcı edasıyla davranan Şebnem adında bir kadın.
“Yanlış anlama,” diye fırıldaktı Vural’a kahvesinin yanında. “Sadece çocukların senden hiçbir şey almamış olması tuhaf. Ne surat, ne huy… Böyle şeyler de oluyor ama…”
Önce öfkelendi, sonra şüpheye düştü. En sonunda inanmaya başladı. Mahkeme, tahliller, testler… Dört rapor da aynıydı: Vural Demir, çocukların biyolojik babasıydı.
Şebnem ağladı, özür diledi, bunun aşk olduğunu ve kötülük düşünmediğini söyledi. Vural, boşanmasının üzerinden bir hafta geçmeden onunla evlendi.
Ama yeni bir hayat olmadı. İşte boykot. Kısa sürede kovuldu. Şebnem de öyle. Dostları yüz çevirdi. Komşular onu görünce tükürür oldu. Çok geçmeden Şebnem de eşyalarını toplayıp gitti—”baskıya dayanamadım” diyerek.
Geri dönmeyi denedi. Tanıdık kapıyı çaldı.
“Üzgünüm,” dedi Melek, “artık bize gerek yok. Biz iyiyiz.”
Ve Vural tek başına kaldı. Ailesiz, dostsuz, çocuklarından uzak… Oysa sandığından çok daha fazla benziyorlardı ona.




