Bugün günlüğüme yazmak istediğim bir anım var…
“Hâlâ böyle olduğunu düşünmüyorsun, değil mi?”
“Annemle babam bu hafta sonu gelecekler,” dedi Leyla, sözü fazla önemsizmiş gibi atmaya çalışarak. “Seninle tanışmak istiyorlar.”
O sırada ekmeğine vişne reçeli süren Emir, bıçağı elinde dondu. Yavaşça bıçağı bıraktı.
“Harika,” diye cevapladı, zoraki bir gülümsemeyle. “Ben de… çok sevindim.”
Ama Leyla onu çok iyi tanıyordu. Omuzlarının gerildiğini, gözlerini kaçırdığını hemen fark etti.
“Emir, her şey güzel olacak. Seni sevecekler,” diye yumuşak bir sesle ekledi, elini tutarak.
Emir hafifçe güldü ama gözlerinde hâlâ bir tedirginlik vardı.
“Leylacığım, senin ailen kültürlü, terbiyeli insanlar… Bense şuna bak: sakal, dövmeler, kulak hızması. Onlar için tam bir kâbusum.”
“Benim içinse dünyanın en iyi kalpli insanısın,” diye karşılık verdi Leyla. “Onlar da bunu görecek. Göreceksin.”
Hafta hızla geçti. Leyla evi hazırlıyor, annesinin tariflerini okuyor, her yeri pırıl pırıl yapıyordu. Emir sessizce ona yardım ediyor, perde takıyor, çiçek alıyor ama her akşam balkona çıkıp sigara içiyor, düşüncelere dalıyordu.
O gün geldi çattı. Leyla heyecanla örtüyü düzeltiyor, peçeteleri defalarca yerleştiriyordu. Emir, kolları sıvalı beyaz gömleğiyle aynanın karşısında saçlarını düzeltmeye çalışıyordu.
Zil çaldı.
“Ben açarım,” diyerek koridora yürüdü.
Kapıda Leyla’nın annesi ve babası duruyordu – Sevim Hanım ve Murat Bey. Annesi, Emir’i görünce gözlerini fal taşı gibi açmış, âdeta bir hayalet görmüş gibi bakıyordu. Babası kaşlarını çatmış, dövmelerinden kulağındaki hızmasına kadar süzüyordu onu.
“Hoş geldiniz,” dedi Emir sakin bir sesle, elini uzatarak. “Emir. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Babası bir an duraksadıktan sonra elini sıktı, hafifçe başını eğdi. Sevim Hanım, havadaki gerginliği hissederek sözü aldı:
“Buyurun geçin. Leyla bizi bekliyordur, değil mi?”
Leyla mutfaktan çıkıp geldi, gergin bir gülümsemeyle. Ailesine sıkıca sarıldı, sonra Emir’in elini tutup içeri götürdü.
Yemek, ağır bir sessizlik içinde geçti. Annesi Emir’i süzer gibiydi, sanki bir bilmeceyi çözmeye çalışıyordu. Babası kısa, net sorular soruyordu: Mesleği ne? Ne zamandır birlikteler? Ailesi nerede yaşıyor?
Emir veteriner olduğunu söylediğinde, annesi kaşını kaldırdı:
“Veteriner mi? Beklemezdim. Görüntün pek öyle demiyor…”
Emir hafifçe gülümsedi:
“Evet, böyle tepkiler alıyorum. Ama dövmeler teşhis değil.”
Kısa bir sessizlik, babasının sorusuyla bozuldu:
“Peki neden hayvanlar?”
Emir derin bir nefes aldı:
“Çocukken ezilmiş bir köpek buldum. Ölmek üzereydi. Annemle onu kliniğe götürdük. İlk kez bir doktorun, konuşamayan bir hasta için savaştığını gördüm… O an anladım ki ben de bunu yapmak istiyorum.”
Murat Bey yumuşadı. Birden pratikten vakalar sordu, hatta bir keresinde bir kediyi kanalizasyondan nasıl çıkardığını anlattı.
Akşam ilerledikçe hava ısındı. Emir, hayvanların iyi niyeti nasıl hissettiğini, terk edilmiş yavruları nasıl iyileştirdiğini anlattı.
Ayrılırken Sevim Hanım ona sarıldı.
“Dürüstlüğün için teşekkürler,” diye fısıldadı. “Yanılmışım.”
Murat Bey bu kez daha sıkı sıktı elini:
“Kızıma iyi bak. Bizim bir tanecik var.”
Kapı kapandığında Emir rahat bir nefes aldı:
“Annenin şimdi dualar okuyup üstüme su serpeceğini sanmıştım.”
Leyla güldü ve ona sarıldı:
“Ben biliyordum seveceklerini. Çünkü sen en iyisisin.”
Sessizce kucaklaştılar, yanlarında pencere kenarında uyuyan turuncu bir yavru kedi vardı – Emir’in bir zamanlar kurtardığı.
“Yine de… hayat ne garip,” diye mırıldandı Emir. “Sen ve bu yavru olmasaydık, belki hiç konuşmayacaktık bile…”
“Şimdi gelecek çocuklarımıza anlatacak bir hikâyemiz var,” diye gülümsedi Leyla.
“Ve beni kovmayan bir ailem,” diye ekledi Emir.
İkisi de güldü – hafif, samimi, gerçek mutluluğun olduğun gibi kabul edilmek olduğunu bilerek.
Bugün şunu öğrendim: İnsanlar önyargılarıyla yargılar, ama gerçek karakter zamanla ortaya çıkar. Leyla’ya ve ailesine minnettarım… Çünkü bana sadece kendim olma şansı verdiler.




