Bir kız çocuğu istemiştim, ama Tanrı bana bir oğul verdi… Ve onun düğününde ağladım…
Ali ve Esra’nın gösterişli, renkli, coşkulu düğününde her misafir gençlerin mutluluğuna kadeh kaldırırken, kimse salonun köşesinde sessizce gözyaşlarını silen kadını fark etmedi. Bu, damadın annesi – Şükran Hanım’dı. Ağlamasının sebebi duygulanmak değildi. Kalbini sıkan neşe değil, artık hayatının bir parçası olacağını düşündüğü yalnızlıktı.
Yıllar önce annesi ona demişti ki: “Oğul yaparsan, sonra yalnız kalırsın. Bir daha doğur, belki kız olur. Kız evlat anneye, oğul gelinine.” O zamanlar Şükran bu sözleri ciddiye almamıştı. Önünde koskoca bir hayat vardı, acele etmeye ne gerek vardı?
Gençliğinde hep bir kız çocuğu hayal etmişti. Sabahları minik yuvarlak yüzünü yıkayışını, saçlarını örerek kurdeleler bağlayışını düşünürdü. Hatta ismini bile koymuştu: Ayşecik. Pembe kundaklar almış, arkadaşına da kızının eski kıyafetlerini atmayıp saklamasını rica etmişti.
Ama kader farklı yazdı. Bir oğlu oldu: Ali. Elbette bir Ayşecik olamazdı, ama öyle şefkatli, sevecen ve bukle bukle saçlı bir bebektiki, Şükran ona bakıp “Neredeyse bir kız çocuğu gibi…” diye düşünürdü.
Küçükken hatta onu kız zannedenler bile olmuştu. Sonra büyüdü, bir erkek oldu, kendine güvenen, bağımsız biri. Ama yumuşak huyluluğu, iyiliği hep aynı kaldı. Onunla gurur duyuyordu. Ama içinde bir yerlerde hep bir pişmanlık vardı: Ya korkmasaydı? Kocasından ayrılmasaydı? Belki de o Ayşecik dünyaya gelirdi…
Ali, Esra’yı eve ilk getirdiğinde Şükran her şeyi anlamıştı. Bakışları, kahkahaları, el ele tutuşları… Bu gerçek bir aşktı. O gün Şükran söylemeye geldiği sözleri diline getirememiş, sadece “Geç kalma evladım…” demişti.
Ali usulca başını sallamıştı ama gözlerindeki ifade açıktı: Artık bir çocuk değil, bir erkekti ve kararlarını kendi verirdi.
Altı ay sonra evleneceğini söylediğinde, Şükran nefesi kesilir gibi oldu.
“Bekleseniz olmaz mı? En azından diplomanı al…” diyecek oldu.
“Anne, aşk beklemez,” dedi gülümseyerek. “Esra’yla biz bir takımız. Onunla her şeyi yaparım.”
Düğünleri görkemli, neşeli, müzikli ve danslı oldu. İşte tam o coşkunun ortasında, Şükran bir köşede sessizce damada bakıyordu. Oğluna… Artık küçük bukleli çocuğuna değil, kendi hayatını kuran bir adama.
Esra bu durumu görmezden gelmedi. Nazikçe kayınvalidesinin yanına oturdu:
“Şükran Hanım, ağlıyor musunuz? Bir şey mi oldu?”
“Yok canım… Sadece… duygulandım…” dedi ve yüzünü çevirdi.
Ama Esra vazgeçmedi. Sonunda Şükran ona anlattı: Kız hayalini, yalnız kalma korkusunu, sadece bir oğlu olan kadın olmanın zorluğunu… Esra sözünü kesmeden dinledi. Sonra ona sarıldı.
“Ben sizin kızınız olayım mı?” dedi. “Ben çok isterim.”
O günden sonra her şey değişti. Ali ve Esra önce kiralık bir ev tuttular, sonra kendilerine bir daire aldılar. Ayrı yaşıyorlardı ama her fırsatta Şükran’ı davet ediyorlardı. Bayramlarda, hafta sonlarında… Esra sık sık arar, fikir sorardı. Sonra… bir torun geldi. Bukle bukle, sevimli mi sevimli – Ali’nin küçüklüğüne benzeyen ve o gençlik rüyasındaki Ayşecik.
Şükran minik kızı ilk kucağına aldığında ağladı. Ama bu sefer mutluluktan… Esra bunu görünce sadece fısıldadı: “Artık siz bir anneannesiniz. Sizi çok seviyoruz.”
Yıllar geçti. Ali kariyer yaptı, Esra kendi işini kurdu, Şükran da onlara taşındı. Geniş bir daire, ayrı bir oda, sevgi ve ilgi… Yaşlı bir kadının hayal edebileceği her şey.
Artık o düğünü, o gözyaşlarını gülümseyerek anıyor. Sık sık komşusuyla bahçede oturup sohbet ediyorlar – birinin kızı Amerika’ya gitmiş, ayda bir arıyor; diğerinin iki oğlu var, her gün uğruyorlar.
“Önemli olan neyin doğduğu değil,” diyor Şükran. “Önemli olan nasıl yetiştirdiğin… Ben bir kız istemiştim… Ama kader bana bir oğul verdi. Bir de gelin… Şükürler olsun.”
Ve torununun kumda oynayışını izlerken, içinden annesine tekrar sesleniyor: “Yanılmışsın anne… Oğul da anneye ait olabilir… Yeter ki onu öyle yetiştirmiş olsun…”




