Bugün hayatımın en sıradışı günlerinden biriydi. Defterime yazmadan duramadım.
Leyla ve Mehmet masanın başında oturuyor, mutlulukla parlıyorlardı. Düğünleri coşkuyla devam ediyordu: konuklar dans ediyor, kadehler kalkıyordu. Törenin ardından çift, Leyla’nın ailesinin hediyesi olan kısa bir balayına çıktı. Zaten bir evleri vardı: Leyla’nın babaannesinden kalan şirin bir apartman dairesi. Küçük ama kendilerine ait, güzel bir semtte, tadilatlı—ikisi için ideal. Yolculuktan döndüklerinde bavullarıyla kapıya geldiler. Mehmet anahtarı kilide soktu ama aniden dondu: kapı içeriden kilitliydi. Birisi evlerindeydi! Şaşkınlıkla Leyla’ya baktı, zile bastı ve kapı açıldığında ikisi de donup kaldı.
Kapıda Mehmet’in babası, İbrahim Bey duruyordu. “Baba?—Mehmet’in ağzından çıktı.—Burada ne yapıyorsun?” Şaşkınlığını üzerinden atamayan Leyla, İbrahim Bey’in yorgun ve gözlerinin feri sönmüş göründüğünü fark etti. “Mihriban’la kavga ettik,” diye iç çekti. “Bir gece kalabilir miyim?” Leyla afalladı ama başını salladı: “Tabii ki, İbrahim Bey, buyurun içeri.” Evde etli makarna kokusu vardı—Mehmet’in babası, derin dondurucudaki malzemelerle yemek yapmıştı. “Bugün döneceğinizi biliyordum,” diye mahcup bir şekilde ekledi.
Leyla ve Mehmet bir yıllık tanışmanın ardından evlenmişlerdi. Düğünleri kalabalıktı ve Leyla artık kocasının ailesini iyi tanıyordu: İbrahim Bey, baba; Mihriban Hanım, üvey anne, Mehmet yedi yaşındayken aileye katılmış; babanın iki kız kardeşi, Ayşe ve Derya; ve Mehmet’in iki üvey kız kardeşi, Aslı ve Burcu. Her ikisi de hamile olan kız kardeşler, düğünde sadece meyve suyu içip sessizce oturmak zorunda kaldıkları için misafirlerin eğlencesini kıskanarak söylenmişlerdi. Leyla nazik olmaya çalışıyordu ama gerginliği hissediyordu: Mihriban ve kızları hep ayrı duruyor, sanki Mehmet onlara yabancıymış gibi davranıyorlardı.
Akşam yemeğinde İbrahim Bey neler olduğunu anlattı. Mihriban’ın büyük kızı Aslı, erken doğum yapmıştı. Bebek sağlıklıydı ama kocası Aslı’yı aldatmış, o da annesine dönmüştü. Mihriban, İbrahim’den bebek arabası ve yatak parası istemiş, torunun masraflarını üstlenmesi gerektiğini söyleyerek onu suçlamıştı. “Ben dede değilim,” diye acı içinde konuştu İbrahim. “Üstelik beni evden attı. Uyurken kartımı aldı.” Leyla dinlerken içinin öfkeyle dolduğunu hissetti. Mihriban hep baskındı ama bu kadarı fazlaydı.
Mehmet kaşlarını çattı: “Baba, kartını bloke ettin mi?” İbrahim Bey başını iki yana salladı: “Aklıma gelmedi… Daha önce de alırdı.” Leyla ile Mehmet göz göze geldi. Mihriban’ın kendi dairesini kiraya verdiğini ama İbrahim’in evinde yaşadığını biliyorlardı—ev kısmen Mehmet’e aitti, annesinden kalan mirastı. “Senin payını da istiyor,” diye ekledi İbrahim. “Andre, payından vazgeçmeni istedi.” Leyla irkildi: “Nasıl yani? Bu senin hakkın Mehmet!”
Ertesi gün Mihriban Mehmet’i aradı. “Sen artık büyük bir erkeksin,” diye başladı. “Eşinle taşındın, siz de kendinize yeni bir hayat kurun. Payını babanİbrahim Bey o akşam yemekte, “Artık gerçekten özgürüm,” dedi ve Leyla ona sıcak bir gülümsemeyle baktı, ailelerinin birlikte daha da güçlendiğini hissetti.




