Defterime yazıyorum…
Elif, Serkan’ın kapısı önünde dikiliyor, çantasının sapını sıkı sıkı tutuyordu. İki buçuk yıl önce onu terk etmiş, kapıyı çarpıp gitmişti—çünkü Parası bol, arabalı arkadaşı Volkan’ın ona hayalini kurduğu hayatı sunacağından emindi. Ama Volkan sandığı adam değilmiş. Şimdi geri dönmeye karar vermişti. “Serkan beni hep sevdi,” diye düşündü. “Kabul eder beni, başka çaresi yok.” Zile bastı, saçlarını düzeltti ve zoraki bir gülümseme takındı. Kapıyı Serkan açtı, şaşkınlıkla, “Vay canına, hangi rüzgar attı seni buraya?” dedi. Elif, bu sözlerle biraz cesaret buldu.
“Geri döndüm işte,” diyerek gülümsedi, mutfaktan gelen kızartma ve köftenin kokusunu içine çekti. “Akşam yemeği mi hazırlıyorsun? Mis gibi kokuyor.” Serkan kaşlarını çattı: “Nereye döndün? Bana mı?” Elif başını salladı, ama Serkan’ın bir sonraki sözü aklını karıştırdı: “Biz çoktan yedik. Kusura bakma, davet edemeyeceğim.” “Biz?” diye tekrarladı Elif, içinde bir kaygı kabarmaya başlarken. “Kim bu ‘biz’?” Tam o sırada mutfaktan bir kadın çıktı. Elif dikkatlice baktı ve donup kaldı—Özlem’di bu, eski arkadaşı, birlikte şampanya içip Serkan’dan nasıl kaçacaklarını konuştukları kız.
Elif ve Serkan beş yıl önce evlenmişti, ama evlilikleri kavgalarla doluydu. Elif güzel bir hayat istiyordu: restoranlar, seyahatler, pahalı elbiseler. Serkan, fabrikada mühendis olarak mütevazı bir maaş kazanıyordu, elinden geleni yapsa da. Ailesi köyden erzak getirirdi, tasarruf etsinler diye, ama Elif homurdanırdı: “Ben onların sütünü peynirini istemiyorum!” Kendi parasını kıyafetlere ve kredili telefona harcar, Serkan’dan daha fazlasını talep ederdi. “Sen bir fakirsin,” diye çıkışırdı. “Niye sana katlandım ki?” Ev temizliği yapmasını isteyince de reddederdi: “Bu senin evin, ben burada hizmetçi değilim.”
Her şey, Elif’in Volkan’a kapılmasıyla değişti. Çekici ve zengindi, onu kafelere götürür, altın tepside dünya vaat ederdi. Arkadaşı Özlem uyarmıştı: “Elif, Volkan çapkının teki, dikkat et!” Ama Elif dinlemedi. Eşyalarını topladı, Serkan’a anahtarları fırlattı ve Volkan’la gitti, vedalaşmaya bile tenezzül etmedi. Özlem ise o dairede kalmış, Elif’in bıraktığı karmaşayı topluyordu. Elif o zaman gülmüştü: “Al Serkan’ı senin olsun!” Ama bu sözlerinin kehanet gibi gerçekleşeceğini tahmin edemezdi.
Volkan’la hayat masal değildi. Cömertti ama itaat bekliyordu, ve “gezintilerini” Elif dayandıkça dayandı, ta ki yorulana kadar. İki yıl sonra Serkan’ın terfi aldığını, araba aldığını ve evlenmediğini öğrendi. “Beni bekliyor,” diye düşündü, Volkan’a bir not bırakıp gitti. Ama şimdi, kapıda dikilirken, Özlem’e bakakaldı. Özlem sakince, “Merhaba, dostum. Neye şaşırdın? Sen bana onu bırakmıştın,” dedi.
Elif’in yanakları yanıyordu. “Evli misiniz?” diye zorlukla çıkardı. Serkan başını salladı: “Evet, Elif. Ve biz mutluyuz. Sen ne istemiştin?” Şaşkınlık içinde, “Düşündüm ki… Belki biz…” diye mırıldandı. Özlem nazikçe sözünü kesti: “Elif, senin ailen var. Onlar memnun olur. Bize gitmemiz lazım. Hoşça kal.” Kapı kapandı, Elif merdiven boşluğunda tek başına kaldı, çantasını sımsıkı tutuyordu.
Özlem’in o evi temizlediğini, börekler pişirdiğini, babaannesini ziyaret ettiğini hatırladı. O zamanlar bu “sıradanlığına” gülerdi, ama şimdi anladı: Özlem, Serkan’a onun veremediği şeyi vermişti—şefkat, huzur, sevgi. Volkan’a geri dönmeyi düşündü, ama bıraktığı not köprüleri yakmıştı. Ailesi mi? Onlar çoktan uzaklaşmıştı, onun seçimlerine kırılmışlardı. Apartmanın önündeki banka oturdu, dünyası yıkılırken, “Ne yaptım ben?” diye fısıldadı, ama cevap yoktu.
Evdeyse Serkan ve Özlem akşam yemeğine hazırlanıyordu. Bir ay sonra ikizleri oldu, ve Serkan’ın ailesi, yeni gelinlerine hayranlık duyarak mutluluk içindeydi. Elif ise, ellerboş eliyle kalakalmıştı, pişmanlığın ateşi içinde yanıp kavruluyordu.




