Küçük bir Anadolu kasabasında, eski ama sıcak bir kültür evinin salonunda çocuklar sahneye kitlenmişti. Işıl ışıl gözlerle, sahnenin baş aktörünü izliyorlardı: Mehmet Amca. Kasabanın sevilen sihirbazıydı. Yılların eskittiği şapkası, hâlâ sürprizlerle doluydu. Gösterilerinde numaralardan çok, umut vardı.
O günkü final numarasında şapkadan canlı bir tavuk çıkaracaktı. Herkes nefesini tuttu. “İşte geldi!” diye bağırdı Mehmet Amca ve şapkadan tüyleri kabarmış bir tavuk çıkardı. Adı Nazlı’ydı. Salon çocuk çığlıklarıyla yankılandı. Tam selam verirken, Mehmet Amca son sırada pür dikkat ona bakan bir çocuk farketti. Diğerlerinden farklıydı – gülmüyor, sadece izliyordu.
“Merhaba küçük adam, yalnız mısın?” diye sordu Mehmet Amca yanına giderek.
“Tavuk gerçek mi?” diye fısıldadı çocuk heyecanla.
“Elbette! İstersen dokunabilirsin. Adı Nazlı.”
Çocuk usulca yaklaşıp tüyleri okşadı. Gözleri parlıyordu. “Şapkanın içinde korkmuyor mu?”
“Nazlı korkmaz. Senin gibi cesurdur o.”
“Yiğit!” diye bir ses duyuldu.
Koşarak gelen genç bir kadın, yorgun gözlerle çocuğu tuttu. “Her seferinde başımıza iş açıyorsun!” dedi sonra Mehmet Amca’ya dönerek: “Affedersiniz. O… özel bir çocuk. Ailesini kaybetti, yurtta kalıyor.”
Yiğit giderken Mehmet Amca’nın içine bir sızı oturdu. O gece uyuyamadı. Yıllar önce kaybettiği oğlunu hatırladı. Şimdi bu çocuğun gözlerinde ikinci bir şans görüyordu.
Ertesi gün yurda kocaman bir şeker paketiyle gitti. Yiğit, diğer çocuklardan uzakta oturuyordu. Mehmet Amca’yı görünce yüzü güldü. Nazlı’yı da getirdiğini görünce sevinçten havalara uçtu.
Böyle başladı dostlukları. Önce ara sıra ziyaretler, sonra park gezileri, masallar… Yiğit ona bütün kalbiyle bağlandı. Mehmet Amca da öyle.
Bir gün yurt müdürü Ayşe Hanım’a gitti: “Yiğit’i evlat edinmek istiyorum.”
“Yalnız bir erkeğe izin vermezler” dedi Ayşe Hanım üzgünce. “Yasalar böyle.”
Mehmet Amca’nın yüreği burkuldu. Bilmiyordu ki Ayşe Hanım aylardır onu gözlüyordu. Her gelişinde kalbi hızla çarpıyordu. Bu tuhaf, biraz gülünç ama iyi yürekli adamı sevmişti.
Bir hafta sonra Yiğit, Nazlı’nın tüylerini okşarken aniden sordu: “Seninle yaşayabilir miyim?”
Mehmet Amca donakaldı. Yasaları nasıl anlatırdı ki?
Ama Yiğit gözlerinin içine baka baka devam etti: “Ya Ayşe Teyze de gelirse? O iyidir. Senin karın, benim annem olur. O zaman aile oluruz.”
Mehmet Amca başını kaldırdı. Pencerenin yanında Ayşe Hanım duruyordu. Çocuğun haklı olduğunu anladı.
Koşarak yanına gitti. Bir şey söylemesine gerek kalmadı. Ayşe Hanım gözlerinden her şeyi okumuştu. Zaten biliyordu.
Yiğit koşup ikisine de sarıldı.
İşte o an, yurdun ovası kokan koridorunda, tebeşir ve sabun tozu kokuları arasında, masallardaki gibi bir aile doğdu.




