Bazen insanlar akrabanın hep neşe demek olduğunu düşünür. Birisi pasta, çocuklar ve gülücüklerle çıkagelirse, hemen sofrayı kurman, işlerini unutman ve misafirperver ev sahibi rolüne bürünmen gerektiğini sanırlar. Ama yapmazsan, nankör, kaba ve ilişkileri yürütmeyi bilmeyen biri olursun. Kimse bu numaralı aile yakınlığının ardında küstahlık, yüzsüzlük ve basit bir çıkar ilişkisi yattığını düşünmez.
Bu hikâyeyi birinci ağızdan anlatacağım. Eşimle birlikte İstanbul’a yeni taşındığımız ve hayatımızı düzene sokmaya çalıştığımız günlerde başıma geldi.
Güzel bir sitenin içinde iki odalı bir daire kiraladık, işlerimizle, ev düzenimizle meşguldük ve genel olarak gereksiz sosyal ilişkilerden uzak durmaya çalışıyorduk. Ben kalabalık ortamları sevmezdim, hele ki bol yemekli, çocuk çığlıklı aile sofralarını hiç sevmezdim. Ama herkesin hayatında, senin evini kendi yazlığı, seni de ücretsiz hizmetçi sanan tipler vardır.
Benimki de eşimin kız kardeşi Defne oldu. İlk başta her şey güzeldi: Kocası ve çocuklarıyla “bir çay içmeye” gelir, yoldan aldığı kurabiyeleri getirir ve genelde efendi davranırdı. Ama çok geçmeden her şey değişti. Defne gitgide daha sık çıkagelmeye başladı — hem de hep habersiz.
“Merhabaaa! Bugün bir uğrasak sakıncası olmaz değil mi? Hadi sofrayı hazırla, bir saat sonra oradayız!” gibi telefonlar normal hale geldi. Sözde soruyordu ama cevap beklemiyordu. Hayır demene tahammülü yoktu. Hasta olduğumu, meşgul olduğumu ya da sadece dinlenmek istediğimi söylesem bile umursamıyordu.
Tek başına gelse neyse. Ama hayır. Kocası, üç gürültücü çocuğu, bazen de köpekleriyle geliyorlardı. Bir elma bile getirmiyorlardı. Gece yarısına kadar oturur, buzdolabındaki ne varsa silip süpürür, ardlarında bir dağ bulaşık ve bitmiş bir ruh hâli bırakarak giderlerdi.
Bayramlardan nefret etmeye başladım. Doğum günleri, yılbaşı, her tatil bir işkenceye dönüşmüştü. Yemek yapıyor, gülümsüyor, sabrediyor, gece ikiye kadar temizlik yapıyor, ertesi gün işe gidiyordum. Eşim sessizdi. Tartışmaları sevmezdi ve “o senin kız kardeşin, biraz sabret” diye düşünürdü.
Sonra bir gün dayanamadım. Bunu şimdi durdurmazsam daha kötü olacağını anladım. Defne’yi arayıp dedim ki:
“Defne, biz bugün eşimle size geleceğiz. Sofrayı hazırla, bolca yemek yap — bir de yanımıza tabak alacağım bu arada. Çocuklar için de tatlı bir şeyler hazırlarsan iyi olur, arkadaşımla birlikte aç karnına geliyoruz.”
“Eee… şey… belki başka zaman?” diye kekeledi.
“Yola çıktık bile. Yirmi dakikaya oradayız,” diyerek kestim ve kapattım.
Eşim bunu duyunca kriz geçirdi ve bu “provokasyona” katılmayı reddetti. Israr etmedim. Arkadaşım Didem’i aldım — o hemen “tamam” dedi, iki de minnoşunu yanına kattı. Neşeyle Defne’nin evine yürüdük.
Perdenin arkasında bir gölge gördüm. Pencerede dikilmişti. Ama bize kapıyı açmadı. Ne tıklattığımızda ne de zile bastığımızda. Tül perde hareket etti ve dondu kaldı. Gülümsedim.
Didem’le birlikte bir kafeye gittik. Makarna, tatlı ve birer kadeh şarap söyledik. Kahkahalar attık. Çocuklar gürültü yaptı ama içim huzur doluydu. Sonunda evimi, sınırlarımı ve kiminle vakit geçireceğime karar verme hakkımı geri aldığımı hissettim.
O günden sonra Defne bir daha aramadı. Gelmeye cesaret edemedi. Ne bayramlarda ne de öylesine. Eşim biraz gücendi ama sonra kabullendi. Ben ise rahat bir nefes aldım.
Biliyor musunuz, her zaman iyi olmak zorunda değilsiniz. Bazen kendinizi korumak için bir çizgi çekmeniz gerekir. Ya da en azından, kapıya usulca vuranlara değil, çizmeleriyle girenlere kapıyı nasıl kapatacağınızı öğrenmelisiniz.
Bence doğru olanı yaptım. Sizce?




