Annemin Huzurevine Gitmesine İzin Vermem — O Bunu Hak Etmedi

Adım Elif. Otuz altı yaşındayım. Hayatım boyunca bir başarısız evlilik denemesi, içimdeki bitmek bilmeyen mücadele ve hayatımdaki en değerli insan olan anneme karşı hissettiğim büyük, bazen boğucu bir suçluluk duygusu var. Şimdi, kader bana yine bir şans vermişken, içimi parçalayan bir seçimle karşı karşıyayım.

“Elif, ne yapacağımı bilmiyorum…” diyorum telefonda arkadaşım Ayşe’ye, pencereden İstanbul’un gri gökyüzüne bakarken. “Can harika biri. Şefkatli, güçlü, güvenilir. Onun yanında kendimi kadın gibi hissediyorum. Birlikte yaşamayı teklif ediyor… Peki annemi ne yapacağım? Nasıl olacak bilirsin ya…”

Evet, Ayşe biliyor. Yakınlarımın hepsi biliyor ki annem sadece “bağımlı bir aile ferdi” değil. Zamanla kontrollü, sert, sürekli ilgi bekleyen ama aynı zamanda inanılmaz kırılgan birine dönüşen bir kadın. Onu Can’la tanıştırdığımda işler sarpa sardı.

Annem buluşmada hemen tuhaf davranmaya başladı. Can’a yanlış isimlerle hitap etti, unutuyormuş gibi yaptı, oysa hafızası keskindir. Sonra “yanlışlıkla” tabağındaki salatayı onun üstüne döktü. Can kalktı ve gitti. Annem hemen kalp krizi geçiriyor numarası yaptı, ambulans çağırdım. Doktorlar gider gitmez sakin bir şekilde uykuya daldı. Ben ise mutfakta şafak sökene kadar ağladım, bunları hak etmek için ne yaptım diye düşündüm.

Son konuşmamızda Can açıkça söyledi:

“Elif, bir huzurevi düşünmelisin. Orada ona bakarlar, sen özgürce nefes alabilirsin, biz de hayatımızı kurmaya başlarız.”

Hemen cevap vermedim. Ama içimde bir anı canlandı, ruhumun derinliklerinden birden fırlayıverdi.

Yirmi iki yaşındayken iş arkadaşım Engin’e âşık olmuştum. Annemle iki odalı bir evde kalıyorduk. Annem kesinlikle karşıydı. Biz Engin’le gizlice evlendik ve o bana, yani bize taşındı.

Ve cehennem başladı. Annem bir odadan, Engin diğerinden bana sesleniyordu. İkiye bölünmüş gibi hissediyordum. Gözyaşları günlük rutinim oldu. Bir yıl sonra o gitti.

“İyi bir insansın, Elif. Ama annen seninle olduğu sürece mutlu olamayacaksın,” dedi vedalaşırken.

Yalnız kaldım. Ve kabullendim. Can gelene kadar. Yeniden bir el uzatılana kadar. Ve şimdi yine çıkmazdayım.

Can’la birlikte bir huzurevine gittik. Her yer temiz, düzenli, bakımlıydı. Ama atmosfer… İçerisi buz gibiydi. Yaşlılar sessizce oturmuş, boşluğa bakıyorlardı. Kimileri bahçede yürüyordu ama hiçbiri gülmüyordu. Dayanamayıp çalışanlardan birine sordum:

“Neden herkes bu kadar mutsuz?”

“Çünkü burada yalnızlar. Terk edilmişler. Aileleri gelmiyor, aramıyor bile. Onlar ise her gün bekliyorlar. Pencerelerde oturuyor, kapıya çıkıyorlar…”

Eve dönüş yolunda sessizdim. İçimse paramparçaydı. Gözümün önüne görüntüler geliyordu: hastalandığım gecelerde annemin beni sarmalaması, işten çıkıp eczaneye koşması, hayatımı tek başına sırtlaması. Evet, zor bir kadındı. Bazen dayanılmazdı. Ama o benim annem.

Evimize yaklaşırken Can sordu:

“Peki, taşınmaya ne zaman hazırlayacağız onu?”

Ona döndüm ve dedim ki:

“Asla. Ona ihanet edemem. Bu korkaklık olur. Annem bütün hayatını bana verdi. Mükemmel olmasa da minnettarım. Benimle olmak istiyorsan, onunla anlaşmayı öğrenmelisin. Yoksa yollarımız ayrı demektir.”

Arkanı dönüp gittim. Aramadı. Ne ertesi gün, ne bir hafta sonra. Sanırım seçimini yaptı.

Ben de yaptım. Belki yine bir erkeğe şans veremeyeceğim. Belki yine yalnız kalacağım. Ama annemin bir kurumda, benim onu “rahatlık” uğruna sattığım için ağladığını bilerek yaşayamam. Bu adil bir takas değil. Bu sevgiyle ilgili değil. Ve benim hakkımda hiç değil.

Belki bir gün yeniden âşık olurum. Ama şunu biliyorum ki vicdanım temiz kalacak. Ve kalbim de yaşayan.

Rate article
Lifequest
Annemin Huzurevine Gitmesine İzin Vermem — O Bunu Hak Etmedi