Hayatım, eşimle bir barınaktan köpek aldığımız gün değil, yıllarca süren tedaviler ve gözyaşlarından sonra nihayet anne olacağımı öğrendiğim gün de değişmedi. Her şey, her zaman yakın bir ilişkimiz olan öz annemin bir anda düşmana dönüşmesiyle altüst oldu—bana değil, hayır. Köpeğime düşman kesildi.
Karabaş, sekiz yıl önce hayatımıza girdi. Hüzünlü gözleri, yaralı bir geçmişi ama kocaman bir kalbi olan bir yavruydu. Onu ilk gördüğümüzde Mehmet’le hemen bağlandık—özellikle çocuk sahibi olma çabalarımızın boşa çıktığı o günlerde, bize bir oğul gibi oldu. Ona baktık, veterinere götürdük, eğitmenle çalıştık, sosyalleşmesi için elimizden geleni yaptık. Zamanla mükemmel bir aile köpeğine dönüştü: sevecen, sakin, güvenilir. Küçük, huzurlu hayatımızı kurduk—ben, kocam ve Karabaşımız.
Yıllar süren mücadele ve tedavilerin ardından hamile olduğumu öğrendiğimde, dünya ışıl ışıl oldu. Mutluluktan ağladık. Annem ve kayınvalidem de sevindiler gibiydi, ama bu sevinç çabuk yerini suçlamalara ve yakınmalara bıraktı:
*”Bu köpeği hemen elden çıkarın! Aklınızı mı yitirdiniz? Tüyler her yerde! Alerji yapar! Isırır çocuğu!”* diye bağırıyordu annem.
*”Birine verin şunu! Bu bir çocuk, köpekten önemli olamaz mı?”* diye onaylıyor, gözlerini deviriyordu kayınvalidem.
Mehmet’le sakin bir şekilde açıkladık: Karabaş bir tehdit değil. Evimiz tertemiz, robot süpürgemiz var, hijyen kurallarına dikkat ediyoruz. O da ailemizin bir parçası. Kimse onu “başkasına vermeyecek.” Ama büyükler geri adım atmadı. Annem günde on kez arayıp, *”henüz doğmamış çocuğunu mahvediyorsun!”* diye ağlıyordu. Kayınvalidem Mehmet’e sinir krizleri geçiriyordu. Baskılar artarken, altıncı ayda karnımı tutarak geceleri uyuyamıyordum.
*”Bir kelime daha ederseniz, bu evin kapısını bir daha çalmazsınız,”* dedi Mehmet, gözlerinin içine bakarak.
Doğumdan sonra bir süre sessiz kaldılar. Ama bu uzun sürmedi.
Oğlumla hastaneden eve döndüğümde ilk işim Karabaş’a sarılmak oldu—kapıda özlemle bekliyor, hafifçe inliyordu. Eğilip onu kucakladım. Annemle kayınvalidem anlamlı bakışlar attılar. Ertesi gün bebeğin yüzünde kızarıklık çıkınca çıldırdılar.
*”Bu köpeğin tüyleri! Hepsi onun yüzünden! Delirdin sen!”* diye çığlık attı annem.
*”Köpek bebekle aynı yatakta! Kendi annen utancından ölürdü!”* diye ekledi kayınvalidem.
Ben sessiz kaldım. Ama Mehmet daha fazla dayanamadı. İkisini de kapı dışarı etti.
Sonra tehditler başladı. Açık açık. Önce *”köpeği zehirleriz, ne olacak ki!”*, sonra *”çocuk esirgeme kurumuna şikayet edeceğiz!”* Annem resmen şikayet dilekçesi yazacağını söyledi: çocuğun köpekle aynı evde, pislik içinde yaşadığını, benim *”deli”* olduğumu çünkü bir hayvanı bebeğimden üstün tuttuğumu iddia edecekti.
Pislik mi?.. Evim özel bir hastaneden daha steril. Günde iki kez yerleri silerim. Bebeğimin beslenmesini, hava nemini kontrol ederim, kıyafetlerini ayrı yıkarım. Ama bunlar neye yarar, birinin kalbi nefretle dolmuşsa?
Anneme net bir şekilde söyledim: bir adım daha atarsan, torununu bir daha asla göremezsin.
O günden beri sessizlik. Bazen içim acıyor. Sonuçta o benim annem. Ama Karabaş da ailemiz. Biz çocuk sahibi olamadığımız günlerde yanımızdaydı. En soğuk gecelerde bizi ısıttı. O bir tehdit değil. O sevgidir.
Onu vermedim, vermeyeceğim. Eğer şantajla sevdiklerimle huzur içinde yaşamak arasında bir seçim yapmak zorunda kaldıysam, ikincisini seçtim. Ve hiç pişman değilim.




