“Beni yanına almayacak mısın?” diye sitemle sordu annem. Ama cevabı zaten biliyordum…
Adım Sibel. Otuz sekiz yaşındayım ve on beş yıldır evliyim. Kocam Emre’yle bir oğlumuz var, güzel bir evimiz ve görünüşte her şey yolunda. Ama hâlâ içimi acıtan bir mesele var: annemle Emre’nin arasındaki, on yılı aşkın süredir devam eden savaş.
Emre, küçük bir köyden şehrimiz Kayseri’ye gelmişti. O zamanlar üniversiteye girmeyi hayal ediyordu, ama ilk denemesinde kazanamayınca geçimini sağlamak için tesisatçı olarak çalışmaya başladı. Yurtta kalıyor, şikâyet etmeden çalışıyordu. Sonunda üniversiteyi kazandı. İşini bırakmadı ve zamanla maharetli bir usta oldu. Üniversitede tanıştık. Benden bir yaş küçüktü, ama aramızda derin bir bağ oluştu.
Okulu bitirdiğimde evlenmeye karar verdik. Annem ise kesinlikle karşı çıktı:
“Tesisatçı mı? Aklını mı yitirdin sen? Köylü bir çocuk, evi bile yok, geleceği belirsiz!” diye çıkıştı.
Ona, Emre okulunu bitirene kadar geçici olarak evine yerleşmemiz için yalvardım. Istemsizce, suratı asık bir şekilde kabul etti. Başından beri Emre’yi hiç sevmedi, ne kadar çabalarsa çabalasın. İlk haftalarda evdeki her şeyi tamir etti: muslukları, ocağı, yıllardır kapanmayan balkon kapısını… Karşılığında ise sert sözler ve soğukluk aldı.
“Buraya kaydolmayı aklından bile geçirme, evladım!” diye patladı bir gün. Emre sakince cevap verdi: “Zaten istemiyorum.”
Her gün çabaladı. Katlandı. Ama bu durumun onu yıprattığını görüyordum. Sonra hamile kaldım… ve korktuğumuz şey oldu.
“Delirdin mi sen? Bu köylüden çocuk mu yapacaksın? Zaten bu evde ona katlanamıyorum!” diye bağırdı annem.
Emre duydu. Sessizce eşyalarını topladı. Bana dönüp dedi ki:
“Ya benimle gelirsin, ya da tek başıma giderim. Ama artık annenle aynı çatı altında kalmayacağım.”
Gittim. Onun yurttaki küçük odasına taşındık. Oğlumuz doğdu. Zordu. Ama bir gün dahi pişman olmadım. Emre çalıştı, okulunu bitirdi, ek işler yaptı. İki yıl sonra ilk bir odalı evimizi aldık. Sonra iki odalıya geçtik. Şimdi geniş bir dairede yaşıyoruz. Emre, büyük bir fabrikada mühendis ve iyi bir maaşı var. Hâlâ ek iş yapıyor çünkü elinden her iş geliyor ve müşterisi hiç bitmiyor.
Ama o günden beri, Emre annemin evine hiç ayak basmadı. Hiçbir bayramda gelmedi, sokakta bile karşılaşsa selam vermedi. Net bir şekilde dedi ki:
“Onu görmek istemiyorum. Para yardımı yaparım, ihtiyaçlarını karşılarım. Ama daha fazlası değil. Ne sohbet beklesin ne de ziyaret.”
Annem uzun süre bunu anlamadı. Hâlâ, yıllar sonra bile, kırılıyor:
“Eşinin köpeği gibi mi yaşayacaksın? Ya hastalanırsam? Kendime bakamazsam? Sen de beni terk mi edeceksin?”
Bu soruyla eve döndüm ve Emre’ye usulca sordum:
“Ya gerçekten… tek başına kalamazsa?”
Düşünmeden cevap verdi:
“Bir bakıcı tutarız. Sen ziyaret edersin. Her şey insanca olur, ama o bizim hayatımızda olmaz. Benim sınırım, o evin kapısıdır.”
Düşündüm ve haklı olduğunu anladım. Onu aşağılayan birini affetmek zorunda değil. Bir zamanlar “tesisatçı” diye küçümsediği yüzden şimdi musluklarını tamir etmek zorunda değil. O büyüdü. Değişti. Ama annem aynı kaldı.
Geçenlerde yine aradı. Banyosundaki boru akıyormuş, ben ise Emre’ye baktırmak için bile rica etmemişim.
“Anne,” dedim sakin bir sesle, “Emre para gönderdi. Bir usta çağır.”
Telefonu kapattı. Gücendi. Ama pişman değilim.
Bazen düşünüyorum da, o gece Emre’yle yurda gittiğimde hayatımın en önemli seçimini yapmışım. Ailemi seçtim. Beni hiç yarı yolda bırakmayan birini seçtim. Oğlumuzla bizi ayakta tutan, her şeyi sıfırdan inşa eden ve kırılmasına izin vermeyen bir adam… Ve artık kimsenin onu kırmasına müsaade etmeyeceğim.
Annem gücenebilir. Ona zaman ve şans verdim. Ama kullanmadı…




